Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Fıkıh Ansiklopedisi G Harfi İle Başlayanlar
#1
Alış-verişte aldatmak, eksik vermek, saklamak, gizlemek, farkına varmamak gibi anlamlara gelen bir İslâm hukuku terimi.

Gabn alış-verişlerde, normal kıymetin üstünde veya altında olmak üzere bedeller arasında eşitsizliğin bulunmasıdır. İslâm`da alış-verişlerde kâr yasaklanmadığı gibi, buna bir sınır da konulmamıştır. Ancak yalan, hile, satılan malı kendisinde olmayan sıfatlarla övme veya maldaki bazı kusurları gizleme yasaklanmıştır. Tarafların yalan ve hile ile birbirlerini aldatması ve böylece malın çok yüksek veya çok düşük fiyatla satılması meşrû görülmemiştir.

Kur`an-ı Kerîm`de şöyle buyurulur:

"Birbirinizin mallarınızı haram sebeplerle yemeyiniz. Meğer ki (o mallar) sizden karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret malı ola"(en-Nisâ, 4/29). Ayette sözü edilen karşılıklı rıza ancak belirli miktar mal ve satış bedeli üzerinde olur. Bir kimse alış-verişte aldatıldığım bilse, satım akdine o hâli ile razı olmayacaktır.

Enes b. Mâlik (Ö. 93/712)`ten rivâyete göre, Hıbban b. Munakkız alışverişlerinde aldatılıyordu. Hz. Peygamber kendisine şu tavsiyede bulundu: " Alış-veriş ettiğin zaman şöyle de: Aldatma yok ve benim için üç gün muhayyerlik hakkı vardır" (Buhârî, Buyû`, 48; Husumet, 3; Müslim, Buyû`, 48). Yine hadiste, "Hile yapan benden değildir" (Müslim, İman;164; Ebû Dâvûd, Buyû, 50; Tirmizî, Buyû` 72) buyurulur.

Gabn; fâhiş (çok aldatma) ve yesîr (az aldatma) olmak üzere ikiye ayrılır. Alış-veriş yapanlar piyasa fiyatlarının esneklik alanı içinde hareket edebilirler. Bu alanın dışına çıkılınca gabn hâli başlar ve nisbet yükseldikçe sorumluluk da artar. Yesîr gabn, bilirkişinin değerlendirme alanı içinde kalan az aldatmalardır. Meselâ, yüz liraya satın alınan bir mala, piyasa fiyatlarından anlayan bir bilirkişi doksan, diğeri doksanbeş lira kıymet biçerse yüz liralık satış bedeli yesîr gabn sayılır. Bilirkişilerin değerlendirme alanına girmeyecek ölçüde yüksek veya düşük fiyatla satım akdinde fâhiş gabn vardır.

Meselâ on liraya alınmış olan bir mala, bilirkişilerden birisi beş diğeri altı, başka birisi de yedi lira fiyat biçse ve on lira fiyat biçen olmasa, fâhiş gabn meydana gelmiş olur. Böylece, bu malın beş liranın altında veya yedi liranın üstünde satılması hâlinde gabn gerçekleşir (İbn Âbidîn, Reddü`l-Muhtâr, IV, 159).

Belh fakîhlerinden Nusayr b. Yahyâ (Ö. 268/881), satım akdine konu olan malların az veya çok tasarrufa uğramalarını göz önüne alarak fâhiş gabni; gayr-i menkullerde %20, hayvanlarda % 10 ve menkul ticaret eşyasında %5 olarak sınırlamış ve piyasa fiyatının üstünde veya altında bu nisbetler aşılarak yapılacak satışların fâhiş gabn derecesinde olduğunu belirtmiştir (İbn Nüceym, el-Bahru`r-Râik, Mısır 1334, VII, s.169). Mecelle 165. maddesinde aynı ölçüleri esas almıştır. Bu nisbetler uygulama ile ilgilidir. Günlük hayatta, çok vukû bulan muâmelelerde aldanma ihtimâli azalırken, nâdiren yapılanlarda yükselir (Ali Haydar, Düraru`l-Hukkâm Şerhu Mecelleti`l-Ahkâm, I, s.247). Yukarıdaki nisbetlere varmayan aldatmalar, az aldatma sayılır.

Yesîr gabnin satım akdine bir etkisi olmaz ve akdi feshetmeye imkân vermez. Çünkü bundan sakınmak güçtür. Günlük hayatta çok olağan bir durumdur. İnsanlar normal olarak bunu müsâmaha ile karşılarlar. Hanefîler üç durumu bundan müstesna kıldılar ki, bunlarda töhmet sebebiyle, yesîr gabn yüzünden akdi feshetmek mümkün olsun. Bu haller şunlardır:

a) Serveti borcunu karşılamayan borçlunun tasarrufu. Böyle bir borçlu, yesîr gabnle de olsa malından birşeyi sattığı veya satın aldığı zaman, borçluların akdi fesih hakkı vardır. Ancak diğer tarafın gabni kaldırması durumu müstesnâdır. Çünkü borçlunun tasarrufu, alacaklıların icazetine bağlıdır. İcazet verirlerse akit yürürlük kazanır, vermezlerse bâtıl olur.

b) Ölüm hastasının tasarrufu. Ölüm hastası yesir gabnle mal satsa veya satın alsa, alacaklıların veya bunların ölümü hâlinde vârislerin, bu tasarrufu fesih talep etme hakkı vardır. Ancak karşı tarafın gabni kaldırması durumu müstesnâdır.

c) Vasînin, yetimin bir malını kendi oğlu veya karısı gibi lehine şahitlik yapması caiz olmayan kimselere yesîr gabnle satması hâlinde akit bozulur.

Fâhiş gabn ise, âkidin rızasına etkili olur ve onu ortadan kaldırır. Ancak bu şekilde aldatılan kimsenin akdi feshedip edilmeyeceği ihtilâflıdır.

Hanefilere göre, fâhiş gabnin satım akdini feshe sebep olması için hile (tağrîr) ile birlikte bulunması gerekir. Tağrîr; bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek, satım akdinin onun yararına olduğunu telkin etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeline razı etmektir. Burada aldatmanın çok ciddî nitelikte olması gerekli değildir. Taraflardan birisinin veya dellâl gibi üçüncü bir şahsın, sözlerine, akdi yapmaya sevkedici nitelikte yalan karıştırması fesih hakkının doğması için yeterlidir. Yalan ve hile bulununca, aldatılan ma`zûr sayılır. Çünkü satım akdine rıza, aldatmanın bulunmaması esasına dayanır. Aldatma olunca, rıza tam olarak bulunmuş sayılmaz.

Ancak Hanefiler üç durumda aldatma olmasa bile fâhiş gabn hâli gerçekleşince akdi feshetmeyi caiz görürler. Bunlar: Beytu`l-Mal`ın malları, vakıf mallar ve küçüklük, akıl hastalığı yahut sefâhet gibi sebeplerle hacir altında bulunanların malları (Ali Haydar, a.g.e., I, s.588, 589; Mecelle, mad. 356

Hanbelîlere göre aldatma olsun veya olmasın fâhiş gabn hâli varsa şu üç durumda aldatılan satım akdini feshedebilir.

a) Şehre mal getirenleri yolda karşılama. Bu, şehre mal getiren kimseleri, henüz şehir merkezine ulaşmadan yolda karşılamak ve eşya fiyatlarını öğrenmesine fırsat vermeden malını satın almaktır. Bu haramdır ve bir ma`siyettir. Bunlarda fâhiş gabn hâli varsa satım akdini bozma hakkı vardır. Çünkü Hz. Peygamber "Mal getiren binitlileri yolda karşılamayınız" (Buhârî, Buyû`, 72, İcâze, 11, 19; Müslîm, Buyû`, 21; Ebû Dâvûd, Buyû`, 45) buyurur: Şâfiîler de bu görüştedir.

b) Hileli açık arttırma (neceş), satışa arzedilen malın fiyatım arttırmaktır. Kişi bunu satın almak için değil, başkasını aldatmak için yapar. Burada müşteri için, arttıranın almayı istemediğini bilmediği zaman muhayyerlik hakkı sâbit olur. Şâfiîlere göre bu durumda muhayyerlik hakkı yoktur (Muğni`l-Muhtac; II, s, 37; el-Mühezzeb, I, s.291).

c) Satıcıya fiyat konusunda güvenen kimse (müstersil). Bu, eşya fiyatlarını bilmeyen, pazarlık yapmayı sevmeyen ve satıcıya itimat eden kimsedir. Daha sonra fiyatta büyük bir aldatma durumu ortaya çıksa alış-verişi bozmak için muhayyerlik hakkı doğar. Mâlikîler, bu üç durumda da satım akdinin geçerli olduğunu; ancak bu şekildeki alış-verişin, Hadislerdeki yasaklama yüzünden haram olduğunu söylerler (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu Î İslâmî ve Edilletuhu, Dimaşk, 1405/1985, IV, s.223, 224).

Şâfiîlere göre fâhiş gabnin satım akdine bir etkisi bulunmaz. Aldatma olsun veya olmasın hüküm değişmez. Çünkü aldatma, çoğu zaman aldatılanın kusuru yüzünden vukû bulur. Alıcı, anlayan birisine sorsa, gabn meydana gelmezdi (Muğnî`l Muhtâc, II, s.36).

Ebû Hanîfe`ye göre alış-veriş için mutlak vekil kılınan kimse; müvekkilinin malını fâhiş veya yesîr gabnle yahut benzer fiyatıyla; kısaca kendisinin uygun gördüğü bir fiyatla, yahut şart muhayyerliği ile satabilir. Ancak bu malı kendisine veya lehlerine şahitliği geçerli olmayan hısımlarına satması durumu müstesnâdır. İmam Muhammed ve İmam Ebû Yusuf`a göre ise, alış-verişe vekil olan kimse, satım akdini fâhiş gabinle yapsa, menfaati ihlâl olunan kimse fesih talebinde bulunabilir (Ali Haydar, Düraru`l Hukkâm Şerhu Mecelleti`l-Ahkâm, I. s,138, 589, III. s, 921; Mecelle, mad. 64, 356, 1494).

İmam Mâlik (Ö 179/795)`e göre, fâhiş gabn terimiyle ifade edilen çok aldanma, malın kıymetinin üçte biri ile sınırlandırılmıştır. Buna göre bir mal, kıymetinin üçte birinden daha yüksek veya üçte birinden daha az bir fiyatla satılmış olsa fâhiş gabn meydana gelmiş olur. Eğer bu miktar aşılmamışsa az bir aldanma olur ki, bu olağandır (el-Cezîrî, Kitâbu`l-Fıkıh Ale`l Mezâhibi`l Erbaa, II. s, 284). Hz. Ebû Bekir (Ö.13/634) halife iken vâlilerine yaptığı irşâdında fâhiş gabn nisbetini üçte bir olarak belirtmiştir. İmam Mâlik`in dayandığı delil Hz. Ebû Bekir`în bu uygulamasıdır. Daha sonra Mâlikî mezhebinde, bir yüzde vermek yerine, gabn şöyle tarif edilmiştir: Bir malın, kıymetinden açık yani göze batan bir şekilde fazla veya eksik bir fiyatla satılmasıdır. Fazlalık veya noksanlık açık olduğu zaman fâhiş gabn meydana gelir. Hanbelilerin bu konudaki görüşü de Mâlikîler gibidir (İbn Kudâme, el-Muğnî, III, s. 585; el-Cezîrî, a.g.e II, s. 284; Gazzâlî, İhyâu Ulûmi`d-Din, Mısır 1375/1956, II, s. 72).

İslâm hukukunun gabn ve tağrir (hile) konusunda açık ve kesin bir sınır getirmeyişinin amacı, nisbetlerin tesbitini beldelerin örflerine bırakmaktır. Çünkü ekonomik bakımdan kalkınmış ve paranın değerini korumayı hattâ sürekli yükseltmeyi başarmış ülkelerde fiyatlar çoğu zaman istikrarlıdır. İnsanlar uzun süre, bazan yıllarca aynı seviyede kalan piyasa fiyatlarının dışına çıkılmasına razı olamaz. Fakat paranın sık sık değer kaybettiği ve eşya fiyatlarının sürekli olarak arttığı bir ekonomide, insanlar fiyat değişikliklerine alışırlar; bu yüzden meselâ %5 olan menkul eşya fâhiş gabn nisbeti önemini kaybedebilir. Bu yüzden bazı Avrupa ülkelerinde ve Türk Borçlar Kanununun 21. maddesinde, aşırı yararlanma adı verilen gabn hâlinin meydana gelmesi için iki şart konulmuştur. Mal ve satış bedeli arasında aşırı bir nisbetsizlik bulunmalı ve bu nisbetsizlik karşı tarafın özel durumunun istismar edilmesinden doğmuş olmalıdır. Darda kalma, hıffet hâli ve tecrübesizlik, özel durumun belirtileridir (Kefalettin Birsen, Borçlar Hukuku Dersleri; İstanbul 1954, s.104 vd; Kemal Tunçomağ, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, I, s. 227 vd).

İslâm`da, fâhiş fiyatla satın alınan mal elden çıksa, tüketilse veya malda geri vermeye engel bir eksiklik meydana gelse artık fesih hakkı kullanılarak satım akdi bozulmaz (Ali Haydar, a.g.e, I, s. 586, 587).


GABN-İ FAHİŞ (MALI DEĞERİNİN ÇOK ÜSTÜNDE SATMAK)

Alış-verişte büyük aldatma anlamında kullanılan bir İslâm hukuku terimi. Gabn; aldatmak, eksiltmek anlamındadır. İslam hukukçuları bu kelimeyi genelde hususi akitlerde anlaşma zamanında akitte her iki tarafın bedelinin birbirine eşit olmadığım, diğer bir ifadeyle, satıcı veya müşteri aleyhine meydana gelmiş olan bir aldanmayı ifadede kullanmaktadırlar.

Gabn, "gabn-i fâhiş" ve "gabn-i yesîr" olmak üzere iki çeşittir. En genel anlamda, gabn-i fâhiş "normalden fazla aldanmayı", gabn-i yesîr de

"olağan ve basit aldanmayı" ifade eder. Azlık ve çokluk izâfi olduğu için, İslâm hukukçuları, hangi aldanmanın gabn-i fâhiş, hangisinin gabni yesîr olduğunu mümkün mertebe kesin bir ölçüye bağlamaya gayret sarfetmişlerdir. Ancak, İslâm hukuk ekollerinin gabn-i fâhişi tesbit ölçüleri birbirinden farklı olduğu için, gabn-i fâhiş ve gabn-i yesîr anlayışları da büyük ölçüde farklılık arzeder.

Hanefi ekolünde, en genel tarifiyle gabn-i fâhiş; "herhangi bir malı, o malın fiyatı hakkında, bilirkişilerin tesbit ettiği tahmini fiyattan oldukça fazla bir fiyatla satma ya da satın alma durumu"; gabn-i yesîr ise, "bir malı, bilirkişilerin tahmin sınırları içerisinde kalan bir fiyatla satma ya da satın alma durumudur." Meselâ; bir mal yüz lira üzerinden satın alınmış, daha sonra, bilirkişilerin görüşüne başvurulmuş, bilirkişilerin bir kısmı sözkonusu malın değeri hakkında, bu mal ancak altmış lira eder; bir kısmı, elli lira eder; diğer bir kısmı ise, bu mal ancak yetmiş lira eder derse bu durumda, o malın yüz liraya alınması durumunda gabn-i fâhiş sözkonusu olur.

Şâfiî ekolünde ise, gabn-i fâhiş; bir malın, kendine denk bir malın fiyatından (semen-i misil) daha fazla bir fiyata satın alınması durumunda sözkonusu olur. Bir malın aynısı veya yakın benzeri piyasada yüz liraya satılıyorsa, o malı yüzyirmi liraya satın almak gabn-i fâhiştir.

Mâlikî ekolünde de, gabn-i fâhişin ölçüsü, genelde aldanmanın, malın değerinin üçte biri nisbetinde veya bundan daha fazla olması olarak tesbit etmiştir (İbn Cüzey, el-Kavânînu`l-Fıkhiyye, Beyrut (t.y.), s. 177.)

Mecelle`de gabn-i fâhişin ölçüsü malların çeşidine göre ayarlanmıştır. Buna göre, menkul ticaret mallarında %5 veya daha fazla; hayvanda % 10 veya daha fazla; gayr-i menkulde %20 veya daha fazla aldanma gabn-i fâhiştir (Mecelle, md.165). Bu oranlama malın gerçek değerine göre yapılacaktır.

Gab-i fâhişin akitlerin sıhhatine etkisine gelince; İslâm hukukunda kâr yasaklanmadığı için, hukukî ehliyete sahip kişilerin yaptıkları karşılıklı borç yükleyen (muâvazalı) akitlerde, akdi yapan kişilerin (taraflar) elde ettikleri yararların farklı olması, genel anlamda meşrû görülmüştür. Bu yüzden, normal sınırlar çerçevesinde cereyan eden bu yarar farklılığına müdâhale edilmemiştir. Ancak bu serbestliğin kötüye kullanılması (hile, tağrîr) ve insanların ihtiyaçlarının ve saflıklarının istismar edilmesi durumunda sözkonusu haksızlığı kaldırmak için hukukî hayata müdâhale edilmiştir. Şöyle ki; alım-satımda, kasden aldatma (tağrîr) amacı olmaksızın, gabn-i fâhişin sözkonusu olması durumunda, aldanan taraf gerek satıcı gerekse müşteri olsun akdi feshedemez. Bunun istisnası yetim malıdır. Kasden aldatma amacı olmasa bile, yetim malı gabn-i fâhişle satılırsa, yetimin haklarını korumak bakımından bu akdin feshedilmesi gerekli görülmüştür. Kamu malları da aynı hükme tabidir (Mecelle, md. 356).

Ancak, akdin taraflarından biri diğerini aldatmak suretiyle, alım-satımda gabn-i fâhiş sözkonusu olursa aldanan taraf (mağbûn) alım-satımı feshetme hakkına sahiptir. Bu fesih hakkına "gabn ve tağrîr muhayyerliği" denilir (Mecelle, md. 357; geniş bilgi için bkz. İbn Âbidîn, Muhammed Emin, Tahbîru`t-Tahrîr, fi İbtâli`l-Kadâ bi`l-Feshi bi`l-Ğabni`l-Fâhiş bilâ Tağrîr, Resailu İbn Âbidîn, II, 66-82).


GABN-İ YESÎR( ALIŞ VERİŞTE HİLE İLE ÇOK KAZANMAK)

Alış-verişte basit bir aldatma anlamında kullanılan bir İslâm hukuku terimi.

Gabn; aldatmak, aşırı yararlanmak ve bir şeyin miktarını eksiltmek gibi anlamlara gelir. Bir terim olarak ise; hususî akitlerde, anlaşma sırasında, akitte iki tarafın bedellerinin eşit olmamasıdır. Gabn, miktar ve derecesine göre ikiye ayrılır: Gabn-i fâhiş (çok aldatma) ve gabn-i yesir (az aldatma).

İslâm hukukunda, alış-verişte kâr yasaklanmadığı gibi ona bir sınır da konulmamıştır. Ancak alış-verişte yalan, hile, satılacak mallarda bulunmayan sıfatlarla malı övme veya satılan maldaki bazı kusurları gizleme yasaklanmıştır (el-Cezîrî, Kitâbü`l-Fıkh ale`l-Mezâhibi`l-Erbaâ, II, 283, 284). Tarafların yalan ve hile ile birbirlerini aldatması ve böylece malın çok yüksek veya çok düşük fiyatla satılması meşrû görülmemiştir. Alış-veriş yapanlar piyasa fiyatlarının esneklik alanı içinde hareket edebilirler. Bu alanın dışına çıkılınca gabn (aldatma) hâli başlar ve nisbet yükseldikçe sorumluluk da artar. Gabn-i yesîrin, satım akdinin sıhhatine zarar vermeyeceği ittifakla kabul edilmiştir. Çünkü bundan kaçınmak güçtür. Diğer yandan, insanlar az miktardaki aldanmalara razı olurlar. Çok aldatmanın miktar ve sınırı hakkında ise kesin bir nass (delil) yoktur. Bu konuda, piyasadaki uygulamaları dikkate alan müctehidlerin ortaya koyduğu ictihadlar ise farklı olmuştur (el-Cezirî, a.g.e., II, 284, 285).

Hanefîler bir malın piyasa fiyatını veya piyasadaki kıymetini ölçü alarak gabni belirlemeye çalışmışlardır. Bilirkişilerin değerlendirme alanına girmeyecek ölçüde, yüksek veya düşük fiyatla yapılan satım akdinde gabn vardır. Meselâ;10 liraya alınmış mala bilirkişilerden biri beş, diğeri altı, başka birisi de yedi lira fiyat biçse ve on lira fiyat biçen olmasa, fâhiş gabn meydana gelmiş olur (İbn Âbidîn, Reddü`l-Muhtâr, IV,159). Fâhiş gabn derecesine ulaşmayan az aldatmalar ise gabn-i yesîr adını alır.

Belh fakîhlerinden Nusayr b. Yahyâ (Ö. 268/881) alış-verişte fâhiş gabn miktarlarını, gayr-i menkullerde %20, diğer menkul mallârda %5, hayvanlarda % 10 olarak sınırlamış ve piyasa fiyatının üstünde veya altında bu nisbetler aşılarak yapılacak satışların fâhiş gabn derecesinde olacağını belirtmiştir (İbn Nüceym el-Bahru`r-Râik, Mısır 1334, II, 169).

İşte yukarıda belirtilen nisbetlere varmayan aldanmalar az aldanma (gabn-i yesîr) sayılır ve bunun akde etkisi olmaz. Meselâ; piyasa fiyatı dokuz-on bin lira arasında olan menkul bir malın onbinikiyüzelli veya sekizbinsekizyüz liraya satılması gibi; çünkü bu malın fâhiş gabn için üst sınırı onbinbeşyüz, alt sınırı ise sekizbinaltıyüzelli liradır (Ali Haydar, Düraru`l-Hukkâm Şerhu Mecelleti`l-Ahkâm, I, 238).

Ancak paranın sık sık değer kaybettiği, eşya fiyatlarının yükseldiği ekonomilerde yukarıda belirtilen gabn miktarı önemini kaybedebilir. Çünkü böyle bir piyasada meselâ %5 olan menkul mal gabn-i fâhiş miktarı onbin liralık malda beşyüz liraya tekâbül eder. Böyle bir malı onbinbeşyüz veya onbirbin liraya satın alan kimse aldatıldığını düşünmez. Mâlikî mezhebine göre gabn-i yesîrin, malın kıymetinin üçte birinden az olan aldatmada gerçekleşmesi gabn konusunda İslâm`ın esnek bir yol izlediğini gösterir (el-Cezîrî, a.g.e., II, 284; İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 585). (Ayrıca bk. Gabn).


GADR, GADDARLIK (İHANET)

Vefasızlık, ihanet, verilen sözü yerine getirmemek, ahdi bozmak. Arapça`da "gadîr veya gaddâr adam" denilince, sözüne hiç güvenilmeyen kişi anlaşılır (İbnü`l-Manzûr, Lisânü`l-Arab, Beyrut 1388/1968, V, 8vd; er-Râgıb el-lsfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, s. 536-537). Ayrıca söz konusu anlamlarla yakından alakası olan bir şeyi ihlâl etmek ve bırakmak manasına da gelir (Firûzâbâdî, Besâiru Zevi`t-Temyîz, Beyrut t.y. IV, 122). Nitekim Kur`an-ı Kerim`de şu ayetlerde bu manadadır: "O gün dağlan yürütürüz. Yer yüzünü dümdüz ve pürüzsüz görürsün. (İnsanları) kabırlerinden kaldırıp mahşer yerinde toplarız da, onlardan hiç birini geride bırakmamış oluruz" (el-Kehf, 18/47). "Aşmel defteri konulmuştur. Günahkarları (o amel defterindeki yazılı) şeylerden titreyerek korktuklarını ve " eyvah! bu nasıl defterdir ki, bize, küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp, hepsini sayıp dökme" dediklerini görürsün. zira dünyada işlemiş olduklarını hazır bulmuşlardır"(el-Kehf, 18/49).

İslâm`da ahde vefa emredilirken, ihanet ve vefasızlığın da yasaklandığı kesin emirlerle bildirilmiştir. Fakat, Kur`an-ı kerim`de ahde vefa gadr kelimesinden ziyade, Türkçe`de de kullandığımız, "hıyanet" kelimesi ve türevleri ile "ahd" ve "vefa" kelimeleri ile ifade edilmiştir: "Öyle ki, onlar kendileri ile yaptığın anlaşmayı her defasında hiç korkmadan (çekinmeden) bozarlar. Savaşta onları (her ne zaman yakalarsan, öylesine bozguna uğrat, darmadağın et ki, arkalarındakiler öğüt ve ibret alsınlar. Şayet bir topluluğun (milletin) hıyanetinden korkarsanız, eşit ölçülere göre sen de anlaşmayı bozup (suratlarına) at! Çünkü Allah hainleri sevmez" (el-Enfâl, 8/56-59).

Gadr, yapılan anlaşmayı bozmak manasında Hadislerde de kullanılmıştır. (Buhârî, cizye, 7). Gerek ayetlerde, gerekse Hadislerde, karşı taraf anlaşmayı bozmadıkça, müslümanların anlaşmayı bozmamaları emredilmiştir. Öbür taraftan, bir ayette "Ey iman edenler! Yaptığınız akidleri yerine getiriniz..."(el-Mâide, 5/1). buyurulurken, diğer bir ayette Yüce Allah İsrailoğullarına (Yahudilere) kendilerine verdiği nimet ve ihsanları hatırlatarak, "ahdimi yerine getirin ki, ben de ahdimi yerine getireyim..."(el-Bakara, 2/40), "elest bezminde" kullardan aldığı söze sadık kalmalarını emretmektedir. (Gadr kelimesi ve türevlerinin geçtikleri hadisler için bkz. Buhârî, cizye, 7, 22; Ebû Dâvûd Cihad,150, Müslim, Cihad, 73; İbnü`l-Esîr, en-Nihâye fi Garîbi`l-Hadîs, III. 344-345). Meselâ burada, insanları evinde bırakıp, hapsedecek kadar şiddetli karanlık manasına gelen ve "gadr" kelimesinden türeyen "muğdire" kelimesinin geçtiği bir hadis şöyledir: "Şayet" "Hur-ı Iyn`den" bir kadın, dünyaya insanların dışarı çıkamadığı şiddetli karanlık bir gecede doğsa (inse), (bütün) dünya üzerindeki şeyleri aydınlatırdı.

Söz konusu gadr veya gaddarlık Türkçe`de Arapça`daki manalarından daha değişik manalarda kullanılmıştır. Dilimizde "zulüm, hiç merhameti olmayan, zalim, merhametsizlik veya merhametsiz insafsız" manalarında kullanılan bu kelimelerin bu manalarıyla de İslâm dininde yasak olan fiilleri ve müslümanlara yakışmayan sıfatları ihtiva eder. "Allah`ın, insanlardan kendisine en çok kızdığı buğzettiği kişi, husumette gaddâr olandır" (Tecrîd-ı Sarih Tercemesi, VIII, 387). Buradan hareketle, Türkçe`de kullanılan gaddâr kelimesinin zulüm ve düşmanlıkta zalimden bir derece daha aşırı olanı ifade ettiğini anlamak mümkündür.


GAİB BİR ÖLÜ ÜZERİNE CENAZE NAMAZI KILMAK CAİZ MİDİR?

Gaib bir ölü üzerine cenaze namazı kılınabilip kılınamayacağı hususunda ihtilaf vardır. Şafii ile Hanbeli mezheblerine göre kılınması caizdir. Çünkü, daha önce İslam`ı kabul eden, Habeşistan Kralı Necaşinin vefatını vahiy yoluyla öğrenen Peygamber (sav) müslümanları namazgaha çıkarttı ve onun cenaze namazını kıldırdı. Ancak Farz-ı Kifaye olan cenaze namazı yerine geçmez, yani bununla iktifa edilmez. Mutlak cenazenin bulunduğu yerde cenaze namazını kılmak gerekir. Hanefi ile Maliki mezhebine göre gaib ölü üzerine cenaze namazı kılınmaz.


GALLE (ARAZİLERDEN ELDE EDİLEN MAHSÜL GELİRLERİ)

Arazilerden elde edilen mahsul ve gelirler. Fıkıh ıstılahında galle kelimesi, daha çok vakfın geliri anlamında kullanılır. Vakıf bahçelerinin meyveleri, binalarının kiraları, vakıf paralarının sağladığı kârlar, hep vakfın gallesidir.

Vakfın gallesi (geliri)`nin ne şekilde taksim edileceği ve ondan nasıl yararlanılacağı fıkıh eserlerinde "kitâbu`t-vakf" adı altında önemli bir konu olarak incelenir.

Vakıf gallesinin görünmesi ve meydana gelmesi, vakfın çeşidine göre değişir. Meselâ; tahıl cinsinden olan gallenin ortaya çıkması, ekinlerin yetişip dane bağlaması veya değer verilebilecek bir hale gelmesiyle olur. Meyvaların gallesinin meydana gelmesi meyvelerin yetişip tabiî afetlerden emin bir hale gelmesiyle olur. Kira bedelinden ibaret olan bir gallenin meydana gelmesi, ödeme zamanının gelmesi ile olur.

Bir kimse vakfının bütün gallesini, yakınlık derecesine göre akrabalarına verebilmeyi şart koşsa, gallenin tamamı, en yakın akrabasına verilir (Geniş bilgi için bk. Vakıf).


GANİMET

Daru`l-Harb*de yaşayan gayr-i müslim (kâfir)lerle yapılan savaş esnasında veya savaşan iki ordunun karşılaşmaları sırasında gazilerin kuvveti ile düşmandan alınan mal. Ganimet mallarından taşınabilir olanlarına, ganâim-i me`lufe; taşınmaz mallara, ganaim-i gayr-i me`lufe denir. Enfâl de denilen ganimet mallarına, genel anlamda ganâim-i hâlise; beşte biri devlet hazinesine ayrıldıktan sonra gazilere dağıtılan ganimet mallarına, ganâim-i maksûme; düşmandan alınıp da henüz gaziler arasında taksim edilmeyen ganimet mallarına, ganâim-i gayr-ı maksûme; devlet başkanının veya ordu emîrinin, savaşa teşvik için gazilere fazladan verdiği ganimet mallarına neıl (çoğulu enfâl) denir. Kur`an`ın sekızınci suresine, ganimetlerden bahsettiği için "el-Enfâl Sûresi" denilmiştir. Düşmandan harbetmeksizin alınan ganimete de "fey" denir.

"Allah`ın onlardan Peygamber`ine verdiği fey`e gelince, siz bunun üzerine ne ata, ne deveye binip koşmadınız..."

"Allah`ın, o kent halkından, Resulune verdiği ganimetler Allah`a, Resule, ve ona akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, (yolda kalmış) yolcuya aittir... `

"(Bilhassa o fey`), hicret eden fakirlere aittir..." (el-Haşr, 59/6, 7, 8).

"Sana savaş ganimetlerinden sorarlar; de ki: Ganimetler, Allah`ın ve Resulunundur..." (el-Enfâl, 8/1).

"... bilin ki ganimet aldığınız şeylerin beşte biri, Allah`a, Resulune ve (Resul ile) akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir..."(el-Enfâl 8/41) (Ayrıca bk: Âl-i İmrân 3/161, en-Nisâ, 4/94, el Ahzâb 33/50, el-Fetih 48/15, 19, 20).

"Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yeyin..." (el Enfâl, 8/69).

Vaktiyle müslümanlar tarafından fethedilerek ya mücâhidlere veya diğer müslümanlara, mülk olarak verilen arazilerin (Arap yarımadası ve Basra arazisi gibi) mahsullerinden öşür (onda bir, yahut yirmide bir hisse) adıyla alınan vergi ile tüccardan alınan gümrük vergisi İslâm devletinin önemli bir geliri idi. Bunlar; fakirlere, parasız kalan yolculara, borcunu ödeyemeyen borçlulara, hürriyeti için anlaşma bedelini ödeyemeyen kölelere harcanırdı.

Müslümanlar tarafından zorla zapt ve fethedildiği halde müslüman olmayan eski sahibinin elinde bırakılan veya hariçten gayr-i müslim vatandaşlara mülk olarak verilen yahut sulh ile fethedilip de bir vergi karşılığında gayr-i müslim halka terk olunan arazilerden alınan haraç (adı altında alınan vergi), İslâm ülkesinde yaşayan gayr-i müslimlerden, korunma karşılığı alınan cizye, yabancılardan alınan hediyeler ve harpsiz olarak elde edilen sulh bedelleri de İslâm devletinin gelirlerindendir. Bu gelirler, müslümanların menfaati olan sınırları koruma, yol, köprü yapım ve tamiri, asker ailelerinin geçimini sağlama, devlet memurlarının ve ilim ile uğraşanların maaşlarını ödeme gibi yerlerde harcanırdı. Rikâz adı verilen madenler ile bulunup çıkarılan hazinelerin ve harp neticesinde düşmandan alınan ganimetlerin muayyen bir kısmı fakirler, kimsesiz yetimler ve borcunu ödeyemeyen borçlulara sarfedilirdi.

Vâris bırakmadan ölenlerin malları, velisi bulunmayan maktullerin kan bedelleri, sahibi bulunmayan yitik mallar, sahibi bilinmeyen terk edilmiş çocukların ve velisi olmayan fakir çocukların nafakalarına, tedavi ücretlerine, techiz ve tekfinlerine, hastahanelere sarf edilirdi.


GANİMETLERİN TAKSİMİ

Halkına karşı savaş açılan bir ülke, ya sulh yoluyla, ya da savaşmak suretiyle zorla fethedilir. Müslümanlar, bir yeri sulh yoluyla fethettikleri takdirde hem o zamanki devlet başkanı, hem de ondan sonra devlet başkanı olacak şahıs, anlaşma şartlarına uymak mecbûriyetindedir. Araziler, anlaşmayı kabul eden karşı tarafın elinde bırakılır. Böyle bir yerin arazisi üzerine anlaşma şartlarına göre bir vergi konulmamışsa, o arazi öşr suyu ile (yağmur, dere, kuyu, çeşme) sulanıyorsa, öşr üzerine; haraç suyu (fetih öncesi sahiplerinin açtığı kanal suyu) ile sulanıyorsa, haraç üzerine anlaşma yapılır, buna göre vergi alınır. Müslümanların gayr-i müslimlerden savaşarak elde ettikleri araziler hakkında şu hükümler geçerlidir; devlet başkanı bu hükümlerden herhangi birini tatbik etmekte serbesttir.

1) Araziyi eski sahipleri elinde bırakır, kendilerine diğer ganimet mallarından barınabilecekleri miktarda mal verir. Arazilerinden haraç, kendilerinden de cizye alır. Hz. Ömer Irak`ı fethettiğinde böyle yapmıştır.

2) Fethettiği bölge ahâlisini oradan çıkarır, yerlerine hariçten getirilen gayr-i müslimler yerleştirilir. Bu tür arazi, "haraç arazisi" diye adlandırılır.

3) O belde ahâlisi kendi istekleriyle müslüman oldukları takdirde, arazileri kendilerine bırakılır veya o arazi ganimetler (ganimeti hak eden muhâripler) arasında taksim edilir. Resulullah (s.a.s.)`in feth edilen Hayber arazisi hakkındaki uygulaması böyledir.

4) Bir kısmı gaziler arasında taksim edilir, diğer kısmı da hazine masraflarına karşılık devlet için alıkonulur. Bu şekilde ahâliye verilen veya gaziler arasında taksim edilen araziye "öşrî arazi" denilir.

5) Herhangi bir taksimat yapılmaksızın bütün arazi, müslümanlar adına devlet tarafından muhâfaza edilir. Böyle araziye "memleket arazisi, mirî veya, emîrî arazi" denir.

İmam Mâlik`e göre savaşarak fethedilen araziler, gânimler arasında taksim edilmez; devlet tarafından vakıf olarak muhâfaza edilir. Elde edilen haraçı müslümanların, cihad, mescid, köprü gibi masraflarına sarfedilir.

İmam Şâfiî`ye göre böyle araziler diğer ganimetler gibi beş kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı devlet hazinesine, beşte dördü ise mücâhidlere taksim edilir.

Hanefi mezhebine göre gaziler arasında taksimatı yapılmasına karar verilen araziler, diğer ganimet malları oranına göre taksim edilir.

Ganimetlerden menkul (taşınabilir) malların taksimi: Ganimet mallarının beşte biri Allah`a (ayette geçen bu ifade, teberrüken zikredilmiştir), Resulune, onunla akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir (el-Enfâl, 8/41). Yolculardan maksat, yolda parası kalmayanlardır. Geriye kalan beşte dördü ise muhâriplere taksim edilir. Muhâriplerden piyade olanlar bir, süvari olanlar ise iki hisse alırlar. Kumandan da bir fert gibi hisse alır.

Bizzat harbe katılanlar hisse aldığı gibi bunlara yardım için hazır bulunan erler, savaş sahasında bulundukları halde hastalık ve benzeri özür nedeniyle savaşa katılmamış olanlarla, ganimet malları henüz İslâm yurduna getirilmeden evvel vefat eden muhâriplerle cihada yardım eden kadınlara, çocuklara, kölelere, zimmîlere ganimetten, gazilerin paylarından daha az bir miktar verilir. Buna "razh" denilir. Ganimet mallarının taksiminden sonra geriye kalan mal (taksimi mümkün olmayacak) kadar az bir miktar ise veliyyü`l-emr tarafından fakirlere dağıtılır.

Ganimet mallarını taksim edene "sahibi mekasım, emîri kısmet" denir. Bu memur isterse, taksimdeki güçlük nedeniyle, ganimet mallarını satar, elde ettiği parayı taksim eder.

Bu taksim, veliyyü`l-emr`in izni olmadıkça yapılamaz. Düşman ülkesi fethedilmediği halde elde edilen ganimetin beşte biri ayrıldıktan sonra geriye kalanı komutan tarafından muhâriplere taksim edilir. Ganimet mallarından az da olsa bir şey çalmak, bu mallardan daha taksim edilmeden hıyanet yoluyla birşey almak büyük günahtır. Buna "gulûl" denir. Ganimet toplayanlardan biri ganimet mallarından birşeyi telef etse ödemez; İmam Şâfiî`ye göre ise öder. Muhâriplerin, gayr-i müslimlerin yurdunda, denizlerinden çıkardıkları balık ve benzeri şeyler ile karada elde ettikleri av hayvanları, madenler, hazineler ganimet malından sayılır. Muhâriplerin, İslâm diyarı ile küfür diyarı arasında bulunan ormanda veliyyü`l-emr`in izniyle kesip İslâm yurduna götürdükleri ağaç, ganimet mallarından sayılır; mancınık ve gemi yapımı için kesilenler ise ganimetten sayılmazlar. Ganimet malları, İslâm yurduna götürülmeden taksimi yapılmaz. Harp hâlinde de taksimat caiz değildir. Şâfiî, Hanbelî, Malikî ve Zâhirî müctehidlerine göre bu taksim, düşman yurdunda da yapılabilir. Ganimet malları İslâm diyarına hükümetçe taşınması mümkün değil ise, mücâhidler arasında geçici olarak taksim edilir, onlar vasıtasıyla İslâm yurduna taşınır, tekrar hepsi bir yerde toplanır. Esas taksim bundan sonra (ilk taksime göre) yapılır. Muhâripler taksimattan önce ganimet malını satamazlar; yenilip içilecek cinsten olanlardan istifade edebilirler, fakat saklayamazlar. Silah, elbise, at gibi mallardan da geçici olarak istifade edilebilir, sonra taksimata tabi tutulur. Taksimattan evvel düşman ülkesinde ölen muhâribin vârislerine ganimetten birşey verilmez. Ancak İslâm yurduna döndükten sonra ve ganimetin taksiminden evvel ölen muhâribin mirasçılarına ganimetten hissesi verilir. İmam Şâfiî ve diğerlerine göre, düşmanın mağlubiyeti kesinlik kazandıktan sonra ölen muhâribin vârislerine ganimetten hissesi verilir.

Enfâl suresinin kırk birinci ayetinde de belirtilen Hz. Peygamber`in hissesi O`nun vefatından sonra sözkonusu değildir. Abdulmuttalib oğullarının hisseleri de yoktur. Bu hisseler tamamen devlet hazinesine bırakılır; devlet kanalıyla da fakir yetimler ile diğer miskinler ve parasız kalmış yolculara harcanır. Bu hususta diğer mezhebler değişik görüş iler: sürerler. Veliyyü`1-emr veya komutan lüzum görürse fazla bir pay veya muayyen bir para vermek suretiyle mücâhidleri harbe teşvikte bulunabilir. Buna "tenfil" denir.

Savaş esirleri hakkında yapılacak işlem: Savaş neticesinde elde edilen esirler hakkında veliyyü`1-emr serbesttir. Bu esirlerden fiilen savaşa katılanları öldürebilir; köle ve câriye yapabilir; İslâm zimmetinde emân vererek hepsine hürriyetini verebilir; İslâm esirleriyle değiş tokuş yapabilir. Arap müşriklerinin esir erkekleri ise ya İslam`ı kabul ederler ya da öldürülürler.

Evzâî, Hasan İbn Muhammed et-Temîmî, Hasan el-Basrî, Hammâd b. Süleyman gibi müctehidlere göre esirleri öldürmek câiz değildir. Öldürülmelerinin câiz olduğunu ileri süren. müctehidler, bu konuda gereğine göre hareket etmede veliyyü`1-emr`in serbest olduğunu söylerler. Müslümanların eline esir düşmeden evvel müslüman olan ise sadece köle yapılır. Düşmana âit köleler, müslüman olarak İslâm ülkesine iltica etseler veya müslüman olduktan sonra bulundukları ülke müslümanlar tarafından zabtedilse ya da müslüman olmaksızın İslâm ordusuna iltihak etseler, derhal hür olurlar.

Düşmandan alınan esirler hakkında köleleştirme kararı verilince bunların (diğer ganimet malları gibi) beşte biri devlet bütçesine âit olarak ayrılır, geriye kalanı gânimetler arasında paylarına göre taksim edilir. Bu durumda kölelerin öldürülmesi câiz değildir. Esiri, taksimden evvel öldüren bir mücâhide sadece ta`zir cezası verilir, keffâret ve diyet ödetilmez. Komutan, isyan etmeleri veya taraflarınca kurtarılma ihtimalleri olmadıkça, esirleri öldürmeye yetkili değildir. Bu yetki devlet başkanına âittir. Esir edilen kadınlar, çocuklar öldürülmez. Esir edilen kadınlar İslâm yurduna getirilince eski kocalarıyla nikâh ilişkileri kesilmiş olur. Kocaları da kendileri gibi esir olan kadınların nikâhları devam eder. Bakıma muhtaç olan esir çocuklar, esir analarından ayrılmazlar. Hanefîlere göre esirleri karşılıksız salıvermek caiz değildir.

İmam Şâfiî hariç, diğer mezhebler de aynı görüştedir. Ekonomik şartlar zorlamadıkça esirleri para karşılığı azat etmek Hanefilere göre caiz değildir. İmam Şâfiî bu görüşte değildir. Düşmandan alınan esirler, müslüman esirlere mukabıl değiştirilebilir. Buna "müfâdatu`l-üserâ" denir. Esir düşen müslümanları para, silah, hayvan karşılığı kurtarmak caizdir. İslâm`ı kabul eden bir esir, müslüman esir karşılığında değiştirilmez. (İlgili hadisler için bk. Sahih-i Buhârî Tecrîd i Sarih Tercümesi, VII, 426, VIII, 438, X, 340).

"Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yeyin" (el-Enfâl, 8/69). Allah`ın insanlar için takdir ettiği rızkın en helâl olanlarından biri ganimet mallandır. Savaş ganimet için yapılmaz; Allah`ın kelâmını yüceltmek, İslâm`ı hâkim kılmak ve küfrün galebesine son vermek ve İslâm adaletini başka ülkelere götürmek gibi ulvî gayeler için yapılır. Böyle bir gayenin gerçekleşmesi için meydana gelen savaşta ölenlere Allah şehid sıfatıyla cenneti nasib ederken; sağ olan gazilere de gösterdikleri gayrete bir lütuf olarak, düşmandan alınan ganimetleri helâl kılmıştır. Geçmiş ümmetlere ganimetten istifadeye izin verilmezken bu lütuf Muhammed (s.a.s.)`in ümmetine takdir edilmiştir.


GARAMET (ALIŞ VERİŞTE ZARAR ETMEK)

Zarar, ziyan, alış-verişte zarar etmek, zimmetinde olup da edası gereken şeyi ödemek anlamında bir İslâm hukuku terimi.

İslâm`da bir kimse malını, kâr ekleyerek satabileceği gibi, hiç kârsız, hatta zararına da satabilir. Zararına satış çeşitli amaçlar için yapılır. Meselâ alıcıya yardımda bulunma, malı bir an önce paraya çevirme ve müşteriyi dükkana alıştırma gibi... Ancak satıcının sıkışık durumundan, samimiyetinden veya malın gerçek değerini bilmeyişinden yararlanarak, malı değerinin çok altında bir fiyatla satın almaktan sakınmak gerekir. Çünkü Hz. Peygamber, darda kalan kimsenin bu durumundan yararlanarak onunla alış-verişi yasaklamıştır. (Ahmed b. Hanbel, I,116). Diğer yandan, Ashabı kirâm da malın değerini bilmeyen satıcıyı uyararak, malı gerçek değeri üzerinden satın almayı tercih etmişlerdir. Böyle bir uyarmayla, gerçekte beşyüz dirheme alabileceği atı, sekizyüz dirheme satın alan Cerir b. Abdillah el-Becellî (Ö. 51/671) bunun sebebini soranlara şu cevabı vermiştir: "Biz alış-verişte hile yapmayacağımız hususunda Allah Resulu`ne söz verdik" (İbn Hazm, el-Muhalla, Mısır 1389 H., IX, 454 vd, mesele: 1464).

Kârın meşrû olması, riziko yüzündendir. Hiç zarar etmemek veya zarara katlanmayı kabul etmeksizin ana paraya maktû ilâve yaparak almak faiz muamelesi demektir.

Garâmetin bir diğer anlamı; borçlu olmadığı halde başkasının borcunu yüklenme, tazmin sorumluluğunu üzerine almadır. Meselâ, kendisine bir mal emanet (vedîa) olarak bırakılan kimse kasıt veya ihmali olmadıkça bu malın telefinden sorumlu tutulamaz. Bazı durumlarda emanet, tazmin yükümlülüğüne (garâmete) dönüşür. Meselâ, emanetçinin malı korumayı terketmesi gibi. Çünkü o, akitle emaneti korumayı üzerine almıştır. Bunu yapmaz ve emanet helâk olursa, kefâlet (garâmet) yoluyla malın bedeli ondan tazmin edilir. Emanet bırakılan kişi malı, aile fertlerinden olmayan veya emanete ehil bulunmayan kimseye vermesi hâlinde telef olursa tazmin yükümlülüğü doğar.

Emanet mal, kullanmakla telef olsa, yine tamir edilmesi gerekir.

Emanet malla yola çıkmak: Eğer, yol güvenli olur ve hal sahibi de yasak koymamışsa yolculukta emaneti yanına alabilir: Bu taktirde teleften sorumlu tutulmaz.

Emaneti inkâr veya kendi malına, ayrılmayacak şekilde karıştırması hâlinde tazmin yükümlülüğü olur (es-Serahsî, el-Mebsût, IX, 110, 116 vd.; el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi`, VI, 212; İbnûl-Hümam, Fethu`l-Kadîr, VII, 93; İbn Âbidin Reddû`l-Muhtâr, IV, 519; İbn Rüşd, Bidâyetü`l-Müctehid, II, 307, İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 401).

Başkasına kullanması için emanet (âriyet) bırakılan malın telef olması hâlinde de yukarıdakilere benzer sebeplerle tazmin (garâmet) sorumluluğu doğar (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 218 vd.; İbn Âbidîn, Reddu`l-Muhtâr,IV, 527).


GASB

Koca, karısının arsasında ondan izinsiz kendisi için kendi malıyla bina yapıp bilâhere ölecek olsa karısı binanın kıymetinden diğer varislerin hisselerini verip binayı tamamen alabilir.

Koca karısına nafakasının tamamını bırakıp başka bir beldeye gittiği zaman, kadın paranın belli bir miktarını kocasından izinsiz olarak kendi işlerine harcayıp tüketecek olsa koca gelip kadını boşayınca harcadığı miktarı ona ödettirebilir.


GASB ETMEK

Bir şeyi zorla ve zulüm yoluyla sahibinin elinden almak, tecavüzde bulunmak, zorlamak, mütekavvim bir malı, mâlikinin izni olmaksızın, ona maldan el çektirecek şekilde haksız yere elinden ve tasarrufundan almak anlamında bir İslâm hukuku terimi. Gasp edene "Gâsıp", gasbedilen mala "mağsûb", malı elinden alınana "mağsubun minh" denir. Mütekavvim mal; İslâm`a göre alım-satımı meşrû olan mal demektir. Mala elkoyma hırsızlık yoluyla olmamalıdır. Mal, mâlikten alınmış olabileceği gibi, kiracı, rehin veya emanet (vedîa) alandan da gasbedilmiş olabilir. Malikîler bu tarife; malın zorla, haksız yere ve silahlı çatışma olmaksızın ele geçirilmesi şartını ilave etmiştir (İbnü`l-Hümâm, Fethu`l-Kadir, VII, 361 vd.; el-Meydânî, el Lübâb, Kahire t.y., II, 188).

İslâm`da başkasının malını gasbetmek kitap, sünnet ve icmâ` delilleri ile yasaklanmıştır: " Ey iman edenler, birbirinizin mallarınızı haram yollarla yemeyiniz. Meğer ki, o mallar sizden karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret malı ola" (en-Nisâ, 4/29). "Birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını bile bile günâha girerek yemek için onları hâkimlere aktarmayın " (el-Bakara, 2/188).

Hadislerde şöyle buyurulur: "Şüphesiz sizin kanlarınız, mallarınız; bu ayınızda, bu beldenizde, bu gününüzün haramlığı gibi birbirinize haramdır" (San`ânî, Sübülü`s-Selâm, III, 73). "Müslüman bir kimsenin malı, başkasına gönül rızası bulunmadıkça helâl olmaz" (Şevkânî, Neylü`l-Evtâr, V, 316)." Kim bir karış toprağı zulüm yoluyla ele geçirirse, Allah kıyamet gününde yedi kat toprağı onun boynuna tasma gibi takar" (Şevkânî, a.g.e., V, 317).

"Bir kimse, yemin ederek bir müslümanın hakkını gasbederse, Allah o kimseye cehennemi vacib, cenneti haram kılar. "

"Haksızlık etmekten sakınınız; zira haksızlık kıyamet gününde zulmettir. "

"Haklar kıyamet gününde sahiplerine iade edilecektir. Hatta boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun öcü alınacaktır. "

"Bir kimse haksız olarak başkasının bir karış yerine tecavüz ederse, o yerin yedi katı da o kimsenin boynuna geçirilir. "

"... Vallahi, sizden herhangi biriniz haksız olarak bir şey alırsa, kıyamet gününde o şeyi yüklenmiş olduğu halde Allah`ın huzuruna çıkar. Sizden birinizin bağıran deve, böğüren inek, meleyen koyun yüklenerek Allah huzuruna çıktığınızı görmeyeyim... `

"Bir kimse kardeşinin haysiyetine, yahud malına haksız olarak taarruz etmiş ise altın-gümüş bulunmayan günden evvel onunla helallaşsın. Aksi takdirde yaptığı zulüm nisbetinde onun iyi amellerinden alınıp hak sahi,bine verilir. İyiliği yoksa, hak sahibinin günâhından alınıp haksızlık eden adama yüklenir. "

...Kesin olarak söylüyorum ki kanlarınız mallarınız, şeref ve haysiyetiniz bu ayda, bu şehirde, bu günün hürmeti gibi haramdır... `

"...Hayır, ben onu, ganimetten çaldığı cübbe veya abaya bürünmüş olduğu halde cehennemde gördüm" (Riyâzu`s-Sâlihin, I, 252" 268).

Gasbın haram oluşunda, İslâm hukukçularının görüş birliği vardır. Gasbedilen mal hırsızlık nisâbına ulaşmasa bile başkasının malını zorla ele geçirmek demektir; o da İslâm`a göre büyük günâhtır.

Gasp olayının gerçekleşmesi, İmam-ı Âzam ve Ebû Yusuf`a göre; bir kimsenin mal sahibinin malını haksız yere elinden alarak kendi tasarrufuna geçirmesiyle; İmam Muhammed`e göre mal sahibinin, malı üzerindeki tasarruf hakkını haksız olarak yok etmesiyle; diğer üç mezheb imamlarına göre ise; gâsıbın, bir başkasının malını kendi eline geçirmesiyle mümkün olur. Temeldeki bu tür farklı anlayışlar, gasb`ın teferruat konularındaki fetvaların da farklı olmasına sebep olmuştur. Ebû Hanife ve Ebû Yusuf`a göre gasp yalnız menkul mallarda söz konusu olur.,Gayr-i menkul gasba elverişli değildir. Çünkü mal sahibinin maldan elini çekmesi başka yere nakil ve değiştirme ile olabilir. Bu ise ancak menkullerde gerçekleşir. Arazi, bina, apartman gibi akarda ise başka yere nakil düşünülmediği için gasb fiili gerçekleşemez. Bu yüzden bir kimse bir gayr-i menkulü gasbetse, mal onun elinde iken sel baskını, toprak kayması gibi semâvî bir afetle helâk olsa, bu iki müctehide göre, mâlike el çektirmekle gasp gerçekleşmediği için tazmin etmek gerekmez. Ancak malın helâkî gasbeden tarafından olmuşsa ödemesi gerekir. Burada gasba değil telefe (itlafa) itibar edilir.

İmam Muhammed, Züfer ve diğer üç mezhep imamına göre, gasp hükümleri gayr-i menkulleri de kapsamına alır. Çünkü haksız olarak yararlanma menkullerde olduğu gibi gayr-i menkullerde de olabilir. Bunun delili: "Kim bir karış toprağı zulüm yoluyla gasbederse, Allah onun boynuna yedi kat toprağı tasma gibi takar" (Buhârî, Bed`u`l-Halk, 2; Müslim Musâkat, 137-139; Tirmizî, Diyet, 21).

İmam Ebû Hanife ve Ebû Yusuf`a. göre, gasbedilen malın yavru, süt ve meyve gibi ayrı (munfasıl) veya yağlanma, irileşme gibi bitişik (muttasıl) fazlalıkları helâk olsa, bu fazlalıkları gasbedenin tazmin etmesi gerekmez. Çünkü mâlikin bunlar üzerinde henüz tasarruf eli bulunmamaktadır. İmam Muhammed, İmam Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, bunları da tazmin eder. Çünkü asıl malı haksız yere elde tutmakla fazlalıkları da aynı şekilde tutmuş olur (el-Kasânî, Bedâyiu`s-Sanâyi`, VII, 143, 145, 160; İbnü`l Hümâm, Fethu`l Kadir VII, 388, 394; İbn Rüşd, Bidâyetü`l Müctehid, II, 313; el-Meydânî, a.g.e., II,194,195; ez-Zühaylî, el-Fıkhu`l-İslâmî ve Edilletühu, V, 712).

Gasbedenin gasbettiği maldan (binmek, içinde oturmak gibi) yararlanması hâlinde, bu yararlanmayı tazmîni gerekmez; çünkü bu bir mal değildir. Mâlikin elinde iken mevcut değildi. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise ecr-i misil bu durumda ödenir (ez-Zühaylî, a.g.e., V, 713, 714).

Müslümana ait şarap, domuz eti gibi mütekavvim olmayan bir malı gasbeden kimse bunu telef etse veya tüketse yahut şarabı sirkeye çevirse, gasbeden müslüman olsun, zimmî olsun tazmin etmesi gerekmez. Çünkü şarap ve domuz eti gibi alım satımı caiz olmayan şeyler müslüman hakkında mütekavvim mal değildir. Müslüman veya zimmî, zimminin şarabını veya domuzunu yok etse tazmin etmeleri gerekir. Çünkü bunlar, ehl-i zimmete ait mutekavvim bir maldır. Domuz onlara göre, bizdeki koyun hükmündedir. Ebû Hanife`ye göre, müslümana ait eğlence aletlerini tahrip etmek tazmini gerektirir. Çünkü bunlardan meşrû olmayan eğlence dışında da yararlanmak mümkündür. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Mâlik`e göre ise, müslümana ait şarabı, domuzu, eğlence aletlerini (melâhî) ve putları telef etmek tazmini gerektirmez. Delil şu hadistir: "Allah ve Resulu, şarap, murdar hayvan eti, domuz ve putların satımını yasakladı" (Buhârî, Meğâzî, 51, Buyû`, 105, 112; Müslim, Buyû`, 93, Fer`, 8; İbn Mâce, Ticâret, II). Bu sayılanların müslüman nezdinde ekonomik değeri yoktur. Bu yüzden tazmini gerekmez. Ancak bunlar gayr-i müslimlere ait olursa, bu takdirde tazmin edilmeleri gereklidir (el-Kâsânî, a.g.e., VII, 147, 162, ; İbnü`l-Hümâm" a.g.e., VII, 396, 405; Zeylâî, Nasbu`r-Râye, IV, 369; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 256, 276 ; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, I, 374; ez-Zühaylî, a.g.e., V, 714-717).

Gasbedilen arsa üzerinde yapılan bina veya dikilen ağaçlar, masrafı gâsıb`dan alınmak suretiyle, yıktırılabilir ve arsa üzerinde meydana gelen zarar, gâsıba ödettirilir. Gasbedilen bir malın, gâsıbın elinde bulunduğu sürede aynıyla muhâfazası için gereken masraflar gerçek mal sahibine ödettirilemez (Gasbedilen hayvanların sulanması, muhâfâzası, gasbedilen ağaçların aşılanması ve sulanması için gereken masraflar gibi). Mağsub, zararı ve bedeli ödenince gâsıbın malı olur.

Gasbedilen malın geliri gâsıba aittir, aynısını iade etmek mecburiyetindedir. Ancak (İmam Muhammed ve taraftarlarına göre) vakıf ve yetimlere ait olan akar mallarla kiraya verilmek için tayin edilmiş olan akarların gelirleri gasıba ait değil, sahiblerine aittir. Mâlikî ve Şâfiî ekolüne göre ise gasbedilen akarların gelir ve menfaatleri, mal sahibine aittir. Gâsıbın hukukî durumu ne ise, o malı gâsıb`dan gasbeden ikinci gâsıb`ın hukukî durumu da aynıdır.

Gasbedilen bir mal, mevcud ise gasbedildiği şekliyle sahibine gasbedildiği yerde iade edilmesi gerekir. Malı iade için gereken masraflar, gâsıb`a aittir- Gasbedilen mal harcanmış ve yok edilmiş olursa, gâsıb tarafından ödenmesi gerekir. Eğer mal, değeri verilebilecek cinsten ise bu değer takdir edilerek verilir; misli verilebilecek cinsten ise (buğday vb. gibi), mislini vermek gerekir. Gâsıb, eğer kendi malından birşey ilâvesi ile gasbedilen malın bazı vasıflarını değiştirirse, mal sahibi ya malının kıymetini ya da ilâve edilenin kıymetini ödeyerek malın aslını alır. Mağsub, ismi değişecek şekilde (buğdayın öğütülerek un yapılması gibi) değişikliğe uğratılırsa gâsıb, bedelini öder ve mal da onun olur. Gasbedilen ağacın meyveleri, hayvanın sütü ve yünleri, mal sahibine aittir. Gasbedilen bir binanın veya arazının gasbdan sonra meydana gelen zararı, malın aslıyla birlikte sahibine ödenir. Gasbedilen arazi veya arsa üzerinde yapılan ev ve ağaç gibi fazlalıklar, asıl maldan daha kıymetli ise, gâsıb tarafından gasbedilen malın bedeli ödenerek gâsıbın mülkiyetine geçer. Bir kimse; başkasının tarlasını gasb yolu ile nadas ettikten sonra sahibi tarlayı geri alınca, o kimse nadas işçiliği için bir ücret isteyemez. Gasbedilen bir malın kıymeti, gasbedildiği zamanki değerine göre ödetilir.

Gasbedilen bir malın aslında, cinsinde, nevinde, miktarında, vasfında ihtilaf edilince, yemin ettirilmek kaydıyla gâsıb`ın sözü geçerlidir. Gasbedilen malın zekâtı verilmez, çünkü sahibine iade edilmek mecburiyeti vardır. Bir müslümanın, gayr-ı müslim olduğu için bir şahsın malını gasb etmesi caiz değildir. Gasbedilen bir arsa üzerinde yapılan bir camide namaz kılmak Hanefilere göre caiz, Şâfiîlere göre mekruhtur. Sahibi bilinmeyen gasbedilmiş bir mal, fakirlere ve kamu yararına olan bir yere tasadduk edilir. Para veya benzeri gasbedilen bir malla yapılan ticaret (alış-veriş) sahihtir, ancak kazancın tasadduk edilmesi gerekir. Ancak mal yanlışlıkla gasbedilmiş olursa günâh ve sorumluluk bulunmaz; malın iadesi veya tazmini ile yetinilir. Gasbeden, dayak ve hapis cezası ile te`dib olunur. Gasbedilen mal mevcutsa aynen geri verilir, iade masrafları da gasbedene aittir. Gasbedilen mal helâk olmuşsa tazmin edilmesi, yani bedelinin ödenmesi gerekir. Tazmin; ölçü, tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan (mislî) mallarda misliyle, bunun dışındakilerde kıymetiyle olur. Ebû Hanife ve Ebû Yusuf`a göre, gasbedilen malda sonradan meydana gelen muttasıl veya munfasıl fazlalıklar (ziyadeler), mâlikin bunlar üzerinde tasarruf eli bulunmadığı için tazmin edilmez; İmam Muhammed, Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise tazmin edilir. Aynı zamanda bu mal bir ticarî mal ise ondan elde edilen kârın sadaka olarak verilmesi icap eder. Gâsıb bu kazancı yiyemez (El-Kâsânî, a.g.e., VII,147, I50,168; es-Serahsî, el-Mebsût, XI,` 50; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 128,135,137; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VII, 363, 367, 379, 383; eş-Şevkânî, Neylü`l-Evtâr, V, 316; İbn Rüşd, Bidâyetü`l-Müctehid, II, 312; İbn Kudâme, el-Muğnî,V, 221, 254, 258).


GASL, GASL-I MEYYİT(ÖLÜYÜ YIKAMA)

Yıkama, temizleme; müslüman ölüyü yıkama anlamında bir fıkıh terimi.

Ölünün yıkanması dirilere farz-ı kifâyedir. Yıkamak için niyet edilir, besmele çekilir, ölünün elbiseleri çıkarılır, avret yerleri örtülür ve yüksekçe bir yere yatırılır. Ölüye namaz abdesti aldırılır, ancak ağzına ve burnuna su verilmez. Abdestten sonra önce başı ve (varsa) sakalı yıkanır. Yıkamaya sağdan başlanır. Sol tarafına çevrilip yıkandıktan sonra sağ tarafına çevrilip yıkanır. Sonra oturtulur ve karnı ovulur, ön veya arkasından bir şey çıkarsa yıkanır, bu takdirde tekrar abdest aldırılmaz. Her uzvu üç kere yıkamak sünnettir. Yıkama işlemi bitince ölü havlu ile kurulanır, baş ve sakalına güzel kokular sürülür.

Yıkama işlemi sırasında güzel koku kullanılır. Teneşir tahtası buhurlanır ve tütsülenir. Bu, ölüye ta`zim içindir. Ölü yıkayıcının elini bir bezle örtmesi müstehabdır. Kaynatılmış suyla birlikte sidr veya çöven kullanılması, baş ve sakalın hatmi veya sabunla yıkanması gerekir. Meyyitin tırnağı kesilmez ve saçı taranmaz. Gassâl (gâsil; yıkayıcı) veya gâsile, meyyitle kapalı yerde kalır (el-Fetevâyı Hindiyye, I, 158 vd.; Fethu`l-Kadîr, I, 449).

Savaş alanında şehid olmamış her ölünün yıkanılması farzdır. Vücudunun bir parçası bulunan ölü, İmam Şâfiî, Ahmed ti. Hanbel, İbn Hazm`a göre yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır; İmam Ebû Hanife ve İmam Mâlik`e göre ise vücudun yarıdan çoğu bulunursa yıkanır.

Şehidler yıkanmaz, kanlarıyla gömülürler. Ancak, savaşta şehid düşenler dışındaki taundan, boğularak, zatürre, karın hastalığı, yanarak, göçükte, doğumda, malı uğruna, canı uğruna, ailesi uğruna öldürülen şehidler yıkanırlar. Çünkü suikastla şehid düşen Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali`nin cenazeleri yıkanmıştır.

Gassâl (yıkayıcı)`ın emin, sâlih, güvenilir olması gerekir. Yıkama esnasında ölü ile yıkayıcıdan başkasının bulunmaması mendupdur. Hanefî mezhebine göre erkek, ölen hanımını yıkayamaz. Hz. Ali`nin Fâtıma (r.a.)`yı yıkadığı rivayet edilir. Ölü kadının saçları örgülüyse çözmek mendubdur; yıkandıktan sonra tekrar örülür, arkaya salınır. Kadının kocasını yıkaması caizdir. Hz. Ebû Bekir`i (r.a.) eşi yıkamıştır.

Esas olarak erkek erkeği, kadın kadını yıkar.

Ölünün yıkandıktan sonra secde yerlerine kâfur sürülür. Çünkü bu an meleklerin hazır olduğu andır ve kâfur kullanmaktan maksat ölüyü soğutmak, ölünün bedenini dinç tutmak, bozulmadan ve böceklerden korumaktır (Seyyid Sabık, Fıkhu`s-Sünne, I, 365).

Su bulunmazsa ölüye teyemmüm yaptırılır. Teyemmüm, bir erkeğin kadınlar içinde veya bir kadının erkekler içinde öldüğü durumlarda da yapılır.

İcmâa göre kadınlar, çocukları yıkayabilirler.

Yine sünnete göre, ölünün tütsülenmesi ve yıkanma sayısı tek olmalıdır; bir, üç, beş gibi.

Bir yerde tek yıkayıcı varsa onun ücret istemesi caiz olmaz (Mehmet Zihni, Nimet-i İslâm, 422).

Ölünün techiz ve defni süratle yapılmalıdır. Bir meyyitin yıkanmasının bazı şartları vardır: Müslümanlık, bebeklerde düşük olmamak, vücudundan bir parçanın olması ve Allah yolunda öldürülen şehidlerden olmaması. Bir müslüman, kâfir bir ölüyü yıkamaz ancak onu gömebilir.


GAYB

Insanın duyuları ve ilmi ile öğrenemediği bir kısmını ancak peygamberlerin haber vermesiyle bilebildiği bir kısmını ise Allah`tan başka kimsenin bilmediği gizli şeyler, âlemler.Sözlük anlamıyla bir şeyin gözden gizli kalması demek olan "gayb" mastar olmakla beraber "gâib" ile aynı anlamdadır. Ancak"gayb" sen onu görmediğin halde o seni gören; "gâib" ise senin görmediğin, onun da seni görmediği şeydir, demişlerdir. Buna göre Allah "gayb"dir, "gâib" değildir. Şiîlerin; "gayb"dan maksat, Kur`an`da ve hadiste va`d edilen ve beklenilen Mehdîdir şeklindeki kabullenişlerinin doğrudan çok uzak olduğu, Fahruddin Razı tarafından ifade edilmiştir. Ayağın alt koğuguna. dağlararasındaki kuytu alçaltılara da ilk bakışta görülmedikleri için "gayb" denir. Gayb gerçeği, imanın belli başlı kaidelerinden ve Islam düşüncesinin en köklü esaslarından birisidir. Çünkü Islam`ın esasını oluşturan iman temelleri altıya indirgenirse bunların bir bakışa göre en az dördü, diğer bir bakışa göre tamamı gayb sahasına girer. Bir Islam düşünürü ve tefsircisinin ifadesiyle: "Gayba iman, insanoğlunun hayvanlar aleminden yücelişinin ayrılış noktasını teşkil eder." (Kutup, Terceme 5/265)

Bu yüzden Kur`an-ı Kerim`in ilk ayetlerinde gayba inanan mü`minler övülür ve kurtuluşa erecek olanların ancak onlar olacağı vurgulanır. Çünkü insanın hem bu dünya hem öbür dünya ile ilgili olarak bilebildikleri, bilmedikleri yanında hesaba katılmayacak kadar azdır. Onun kapasitesi her şeyi kavramaya müsait olmadığı gibi, görünene inanmak da karşılığında mükaafat olan bir erdem sayılamaz. Zaten "ona ilimde çok az bir şey verilmiştir." Ilimde kendisi için dikilen sınır taşına varsa bile bilemeyeceği daha bir sürü "gayb" kalacaktır. Ancak bu az ilme oranla da olsa insanların önceden bilmezken sonradan bildikleri, bir kısmının bilmediği halde diğerlerinin bildikleri şeyler bulunduğuna göre, bilinmeyenlerinin yanında, en azından sözlük anlamıyla gaybın biline bilenlerinin de olduğu anlaşılır. Öyleyse "gayb"ın sınırını öncelikle ayetler ve hadislerle çizmek gerekir.

Türevleriyle beraber Kur`an-ı Kerim`de "gayb" kelimesi ellisekiz yerde geçer ve; göklerde ve yerde olup insanların bilmediği (2/330; 11/123) tarihin geçmiş olayları (3/44;11/49;12/102) kocası görmediğinde kadının sahip olduğu değerler (4/34), görüp hissetmeden sezilen ve delille kavranan (5/94), müşahade edilmeyen (6/73); (9/94, 105) sadece Allah`ın bilgisinde olan şeyler (10/20), kişinin görüp duymadığı yer, gıyabi (12/52, 81), insanın canı, ruhu, iç dünyası (34/14) kalbinden geçirdikleri (5/116; 9/78) gibi anlamlarda kullanılır.

Resulullah`ın hadislerinde ise; kabrinde azap gören birinin ne zamana kadar azap görmeye devam edeceği, yani gelecekte olacak şey, (2) Kıyamet saati, yağmurun yagma zamanı, rahimlerdekiler, ölüm zamanı ve yeri (3) gibi şeyler "gayb" cümlesinden sayılmıştır.

Gaybın özellikle ayetlerdeki kullanılışına bakıldığında onun her çesidiyle bilinmeyen birşey olduğu anlaşılmıyor. Bazı insanlara göre gayb olan bir şeyin, diğer bazılarına göre bilinebileceği anlaşılıyor. Mesela geçmiş bir peygamberin yaşadığı olaylara Rasulüllah Muhammed`e(s.a) göre gayb denirken söz konusu peygamberin o olayı görüp bildiği açıktır. İşte bu gerçek gaybın alimler tarafından "mutlak" ve "nisbi" (göreli, izafi) diye ikiye ayrılmasına sebep olmuştur: Allah`ın bizzat mahiyeti, künhü, (Buna Cürcanî "gaybu`1-hüviyye ve gaybu`l-mutlak-el-gaybu`1-meknun ve el gaybu`1-masûn" der. Ama Allah`ın sıfatlarından birinin"gâib"olmayışı da ilginç olmalıdır. Hatta bir ayeti kerimede "biz gaipler değiliz" (7/7) denir. Onun için bu ayeti tefsir ederken Kurtubi: "O, bu dünyada gözlerden gâiptir, görünmez ama, aklı kullanma ve istidlâl ile gâip olmaktan çıkar" der. Allah`ın(c.c.)"gâib" diye bir sıfatının olmayışı, O`nun bir gün görülebileceğini de` anlatıyor olmalıdır.)

Bütünüyle ahiret alemi, kıyamet saati, cennet, cehennem, Mahşer, mizan, sırat, likâ, kevser, melekler alemi, istikbalde olacak olaylar, ölüm saatleri ve yerleri gibi şeyler mutlak, yani herkese göre gaybtır. Bir hadisi şerif, bir ayetin açıklaması olarak bunları beşe indirger: "Beş şeyi Allah`tan başka kimse bilmez:1- Kıyametin zamanı Allah katındadır. 2- Yağmuru indirir. 3- Rahimlerdekini bilir. 4- Hiç bir canlı yarın ne yapacağını bilmez. 5- Kimse nerede öleceğini bilmez (31/34). Görüldüğü gibi Rasulüllah (s.a.) hiç kimsenin bilemiyecegi "gayb"in ayette sayılan bu beş maddeden ibaret olduğunu söyler.( el-Camius-Sağîr-H. No: 3963 4-Askalanî F`ethul-Karı 1/124 )

Ancak söz konusu ayetin 2. ve 3. maddelerindeki üslûbun yumuşaklığı bir yana, mesela Şarih Münavî, Alusî ve Nevevî, bu maddelerle ilgili gaybın bilinmezliğinin, her yönlerini kapsayan genel anlamda olduğunu, yoksa bazı özelliklerinin bilinebileceğini söylerler. Burada sayılan maddeler için bir sahabî "Gayb bu beş şeyden ibarettir, bunun dışındaki gaybi bazılar bilemese bile bazıları bilebilir" (1/163.) demiştir. Böyle olan gayb için Allah (c.c.) "De ki, göklerde ve yerde Allah`tan başka kimse gaybi bilmez..." (27/65) "Gayb Allah`a mahsustur" (10/20) "Gaybın anahtarları onun katındadır, onları ondan başkası bilmez" (6/59) "Allah sizi gaybe muttali kılacak değildir. Fakat Allah Resüllerinden dilediğini seçer (ve onlara gaybi bildirir)" (3/179) "Gaybi bilen O`dur. Resullerinden diledigi dışında kimseyi gaybına muttali kılmaz" (72/26) buyurur. Mü`minlerin annesi Aişe`den nakledilen bir hadiste de: "...Kim Resulullah yarın ne olacağını haber vermiştir derse, Allah`a çok büyük bir iftara etmiş olur..." (Müslim K.l, H. 287; Kurtubî, 7/1 ; Benzer` bir hadis için bk. Buhâri, Tefsir, Necm Suresi l.)

İşte bütün bunlardan hareketle: "Hiç bir mahlukun ne duyularının ne de ilminin ulaşamadığı gayba gaybi mutlak, muayyen bir mahlukun ilminin ulaşmadığı ve ona göre bilinmeyene de gaybi izafi (nisbî, göreli)" (Elmalı 7/4869) demişlerdir.

Bazılarıda gaybı:
1- Delili bulunmayan ("gaybın anahtarları onun katındadır" ayetinde anlatılan budur ve bunu ancak Allah bilir)
2- Delili bulunan (Sani' olan Allah, sıfatları, Ahiret günü...) diye ikiye ayırmışlardır.

Bu rivayetler beraber değerlendirildiğinde, Allah bildirmedikçe bu beş şeyi kimse bilemez, diye anlamak gerekir. Ancak Allah dilediği kuluna dilediği gaybı bildirir, o da bilir.

Bunların hepsi birden göz önünde bulundurulduğunda gayb konusunda şu sonuca varmak hatalı olmayabilir:

Kıyamet saatini Allah Resullerine de bildirmemiştir, yağmurun kesin olarak ne zaman yagacağını ancak Allah bilir. Ancak ayetin bunu bildirdigi cümlesine bakıldığında bunun kıyamet saati kadar mutlak olmadığı bazı belirtiler yardımıyla tahminler yapılabileceği anlaşılır. Belirtileri ortaya çıktıktan sonra bu gayb olmaktan çıkmıştır da denebilir. Tıpkı, yağmur yagmakta iken dışarı çıkmak isteyen birisine, ıslanacaksın, demek gibi. Rahimlerdekinin bilinmesi konusu da aynen yağmurun yagmasının bilinmesi gibidir. Fazlalık olarak burada neyi sadece Allah'ın bildiği konusu da kapalıdır: Erkek-dişi olduğu mu? Sadece uzuvları belirinceye kadar erkekliği dişiliği mi? Said-şaki olduğu mu? Tam-eksik olduğu mu? Canlı doğup - doğmayacağı mı? Yoksa hepsi mi? İşte en azından bunların tümünü birden bilmek de insan için mümkün değildir. Kişinin yarın ne yapacağı, yani istikbalde ne olacağını da - belirtilerden hareketle yapılan tahminlerin isabet edenleri dışında Allâh'tan başka kimse bilmez. Kişinin nerede ve ne zaman öleceğini de kimse bilmez. Bu konuda cinler de insanlar gibidir. Söylerlerse yalan söylerler. Ancak Allah tümüyle olmasa bile bu tür gaybın bazı noktalarını ve müfredatından bazılarını seçtiği rasüllerine bildirebileceğini söylemiş ve bildirdigi de olmuştur. Bu türden olmak üzere (vahye dayanarak) bizim Peygamberimiz de istikbale ait birçok haberler vermiş ve söyledigi gibi çıkmıştır. Ama vahye dayanmadan istikbali peygamberlerin dahi bilemeyeceğine dair pek çok nas mevcuttur.

Bunların dışındaki gayb için, belirterek Allah'tan başkasının bilemeyeceğinin söylendiğini bilmiyoruz. Başta evliyanın kerameti ve ilham olmak üzere, cinlerin istihdamı, telepati, tekniğin istihdamı, riyazet vs. gibi yollarla, halde mevcut olmak şartıyla, bazılarına göre gayb ve bilinmez olanlar, başkalarına göre bilinir ve algılanır. Kur'an-ı Kerim'de Hadis'in bildirdikleriyle ilgili olarak anlatılanlar, Halife Ömer'in Iran üzerinde bulunan komutan Sâriye'yi Medine minberinden görüp ikaz etmesi gibi sabit olaylar bunun delili olarak gösterilir. Hatta Ibn Hacr el-Heytemî gaybın bilinmezliği prensibinin Allah'ın bazı evliyaya bile ondan haberler lütfetmesine engel olmadığını, bu yüzden bazı velilerin, mesela yarın öleceklerini söylediklerini, hatta Halife Ebubekr'in karısının rahmindeki çocuğun erkek olduğunu söylediğini ve öyle çıktığını yazar. (el-Fetava'l hadisiyye s. 222-23) "Mü'minin firasetinden sakının çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" hadisi ve "Ben kulumu sevince duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı... olurum" (Buhari, rikâk 38.) kudsî hadisi de buna imkan verir gibidir. Hatta Allah'ın nuruyla bakar hale gelen birisinin kârşısındakinin kalbinden geçeni dahi görebileceği söylenebilir. Nitekim tasavvufta "Şerhu'1-kubur ve'ssudur" (kabirleri ve kalpleri keşif) velayetin daha ilk basamağı olduğu inancı meşhurdur.

Ancak Ebu Hanife'ye nisbet edilen şu söz gerçekten onun ise bu kabullenişi tereddütle karşılamak gerekir: "Kalplerde olanı Allah ve O'nun vahyettiği bir Rasulden başka kimse bilemez.Vahiy olmadan, kalplerdekini bildiğini iddia eden, alemlerin Rabbinin ilmine sahip olduğunu iddia etmiş olur..." (Imam Azamın beş eseri, Çev. Mustafa Öz. Ist. 1981, s.29. Arapçasi;24 ) Biraz değişik ifadelerle Müslim, (Müslim, Iman 158; ) Ibni Mace (Ibn Mâce ,Fiten 1.) ve Müsned'de(Müsned IV'/438-39) bulunan bir hadis de Ebu Hanife'ye nisbet edilen bu hükmü destekler görünür: Savaşta bir müşrikle karşı karşıya gelen bir sahabi onu "Allah'tan başka ilah yoktur" demesine rağmen öldürür, Peygamber (s.a.) bundan hoşlanmaz ve: "Karnını yarıp ta kalbinde olanı bilseydin ya!" diye üzüntüsünü belirtir. Yine ashabı içerisindeki münafıkları vahiy yoluyla sadece Peygamberler biliyordu ve sadece Huzeyfe'ye bildirmişti. Sahabe'nin en ileri gelenleri dahil onları bundan başka kimse bilmiyordu. Başta Ebu Bekr (r.a.) olmak üzere en küçüğü dahi en büyük veliden daha büyük olanı sahabenin bilmediğini başkaları hiç bilemez şeklindeki iddia ciddi gibidir.

Özellikle kişilerin hak ve hukuku noktasında İmam Azamın göürüşüne uymanın daha isabetli olacağı açıktır. Bir kimse başkaları hakkında, ben kalbine baktım, diyerek hüküm veremez ve onu tenkit edemez.


GAYR-I MENKUL (TAŞINMAZ MALLAR)

Taşınmaz mallar. Akar denilen konut, dükkan, arsa, işyeri ve benzeri, başka yere taşınması mümkün olmayan mallar. Arsa üzerindeki binalar, ağaçlar da o arsaya tabi olacaklarından, onlar da gayr-i menkul sayılırlar.

"Akar" da fıkıh ilminde gayr-i menkul demektir. Fakat akar kelimesi kiraya verilip, gelir getiren mallar için kullanılmaktadır (Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kâmûsu VI, 10).

Gayr-i menkulün zıddı "menkuldür". Bu tür malların, gayr-i menkulün aksine bir yerden diğer bir yere taşınmaları mümkündür. Meselâ; paralar, hayvanlar gibi ölçülebilen ve tartılabilen mallar menkul mallardır.

Gayr-i menkul içinde bulunan mallar da, satış işleminde, gayr-i menkule tabidir. Şöyle ki, satış işlemi yapılan bir beldenin örfünde satılan şeyin şâmil olduğu herşey, beraber satıldığı açıkça söylenmese de, satılan şeye dahil olarak beraber satılmış olur. Meselâ bir ev satılınca, onun bölümleri, kileri, ahır, kapı ve pencereleri... vb. şeyler de satışa girdiği gibi; bir bahçe satıldığı zaman içinde elma ağaçları varsa, sözkonusu bahçenin satışına orada bulunan elma ağaçları da girmiş olur. Alış işlemleri tamamlandıktan sonra, satıcı kalkıp, müşteriye, ben sana sadece evimi satmıştım, kileri vermem, veya bahçeyi satmıştım, elmaları vermem diyemez. Böyle bir iddia geçersizdir.

Menkul malların satışının caiz olabilmesi için kabz (malın alıcının tasarrufuna geçmesi) şartı vardır. Halbuki gayr-i menkul mallarda kabz şart değildir. Şayet kabzdan önce helâk olma tehlikesi varsa o zaman mal menkul hükmünde olur. Çünkü, gayr-i menkulün helâki nadirdir. Menkul bir malın kabzından önce satılması, kiraya verilmesi, köle ile mukâtep yapılması iltifakla caiz değildir (İbn Âbîdin, Reddu'l-Muhtâr, Çev., Mehmet Savaş, XI, 48).



GAYR-İ MEŞRU SERVET ZEKATA TABİ`İ MİDİR?

Gasp, çalmak, zina ve kumar gibi gayr-i meşru yollarla elde edilen servet zekata tabi değildir. Çünkü gayr-i meşru malın sahibi belli ise ona i`ade etmek lazım gelir, yoksa fakir ve müstahak kimselere dağıtmak icab eder. Binaenaleyh meşru olmayan yollarla servet kazanmak haram ve günah olduğu gibi, onu elde tutup sahiplerine i`adesini veya muhtaçlara dağıtımı ertelemek de haramdır. Ancak ölüm sebebiyle varislere intikal etmiş olan gay-i meşru servet, sahibi bilinmediği takdirde, bazı Hanefi ulemasına göre onlar için mübah sayılır.


GAYR-İ MÜSLİM (MÜSLÜMAN OLMAYAN)

Müslüman olmayan, İslâm`ın dışında başka bir dine mensup kişi.

İnsanlar inanç bakımından iki gruba ayrılır: Hz. Muhammed`in peygamberlerin sonuncusu (el-Ahzâb, 33/40) ve bütün insanlığın peygamberi (el-A`râf, 7/158; Sebe`, 34/28) olduğuna inanan kimselere müslüman; Hz. Muhammed`in peygamberliğine inanmayan kimselere de gayri- müslim denilir. Bu tanıma göre ehl-i kitap olanlar (yahudiler ve hristiyanlar), mecusiler, dehriler, sâbiîler, mürtedler, müşrikler gayri-i müslim sınıfına girmektedirler.

İslâm ülkesinde bulunan gayr-i müslimlerle müslümanlar arasında birçok münâsebetler vardır. Bunlar iki grupta ele alınabilir: Zımmîler: Zımmî kelimesi, zimmet kökünden türemiştir. Sözleşme, antlaşma anlamlarına gelir. Istılahta ise; antlaşma sonucu sürekli olarak İslâm ülkelerinde ikamet etme hakkına sahip olanlara zımmî; müslümanlarla gayr-i müslimler arasında yapılan bu sözleşmeye de zimmet akdi denilir.

Mekke`nin fethinden önce yapılan akitler sürekli olmamıştır. Yahudilerle ve Mekke müşrikleriyle yapılan sözleşmeleri örnek olarak gösterebiliriz. Bu sözleşmeler belirli bir müddet sonra sona ermiştir. Ancak, Mekke`nin fethinden sonra nâzil olan "Kendilerine kitap verilenlerden Allah`a ve ahiret gününe inanmayan, Allah`ın ve Resulumün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın" (et-Tevbe: 9/29) ayetiyle gayr-i müslimlerden cizye alınmasına işaret edilmiştir. Dolayısıyla zimmet akitleri Mekke`nin fethinden sonra yapılmıştır.

Gayr-i `müslimlerden bazılarıyla zimmet akdi yapılamaz; mürtedlerle bu akdin yapılması mümkün değildir. Hanefi fukahâsı putperest Araplarla bu akdin yapılamayacağı görüşündedir. İmam Şâfiî ve İmam Hanbel`e göre ehl-i kitap ve mecusiler dışındaki gayr-i müslimlerle bu akit yapılamaz. Evzâî ve İmam Mâlik`e göre bütün gayr-i müslimlerle bu akit yapılır.

Gayr-i müslimler şu yollardan biriyle İslâm tebaasına girer ve zımmî olurlar: İzinle İslam ülkesine girdikten sonra bu ülkeden haraç arazisi satın alanlar ve bu araziyi işletenler; ikamet izni bittiği halde ülkeyi terketmeyenler; evlenerek erkeğin tebaasına katılan kadın (Kadın, ikamet vb. konularda kocasına bağlı olur.) Cizye vermeyi kabullenen fethedilen ülke halkı.

İslâm ülkesi tebaasına giren bir zımmînin tebaalığını kaybetmesi için şu suçları işlemesi gerekmektedir: Müslüman bir kadınla zinâ etmek; müslümanlara savaş açmak; müslümanların inançlarını ifsat etmeye kalkışmak; devlet düzenine karşı çıkmak; cizye vermemek.

Zımmîler devlet başkanı, ordu komutanı ve hâkim olamazlar. Çünkü bu görevler doğrudan doğruya müslümanlarla ilgilidir. Dünyevî işlerde zımmîlerden bildikleri konularda yararlanılabilir.

İslâm tebaasına giren Zimmîlere seyahat, ikamet, din ve vicdan hürriyetiyle birlikte eğitim, çalışma, sosyal ve kamu hizmetlerinden yararlanma hakkı da verilmiştir.

Zımmîlerin İslâm devletine karşı bazı yükümlülükleri vardır; bunlar, malî ve diğer yükümlülükler olmak üzere ikiye ayrılır. Malî yükümlülüklerin başında cizye gelmektedir. Cizye almak nassla sabittir (et-Tevbe, 9/29). Peygamberimiz (s.a.s.) düşmanla karşılaşan ordu komutanlarından şu üç emrin yerine getirilmesini ister: İslâm`a davet etmek, cizye istemek, savaşmak (Ebû Dâvûd Cihâd, 83). Her zımmîden cizye alınmaz; bunun belirli şartları vardır: Cizye, ergenlik çağına gelmiş erkeklerden alınır. Kadınlar ve köleler cizye ödemezler. Kör, kötürüm, yoksul ve çalışamayanlardan Şafiîlere göre cizye alınır, diğer mezheplere göre cizye alınmaz. Bazı mezheplere göre, gayr-i müslimlerin din adamlarından, çalışamayacak durumdaki çiftçilerden de cizye alınmaz.

Devletin koruma görevini yerine getirememesi, zımmînin müslümanlarla birlikte ülke savunmasına katılması, cizye ödemeyi engelleyen durumların ortaya çıkması, ölüm hâli ve zımmînin müslüman olması gibi hallerde cizye borcu düşer.

Harac, ictihad yoluyla alınan bir vergidir. Bir tür vergi bazan attırılabilir, bazan da azalır. Devletlerarası ticaretlerden alınan vergiye de "uşûr" adı verilir.

Gayr-i müslimler, müslümanları kendi dinlerine davet edemezler; müslümanları küçük düşürücü davranışlarda bulunamazlar; kılık ve kıyafetleri yönüyle müslümanları taklid edemezler; yasaklanan fiilleri işleyemezler; haram olan şeyleri müslümanlara satamazlar.

Müslümanlarla ilişki içinde bulunan gayr-i müslimlerin diğer bir grubuna da "müste`men" adı verilir; "güven içinde olan, emân verilen, güvenliğe kavuşan" anlamlarını ifade eder. Terim olarak anlamı; belirli bir süre için İslâm ülkesine girmek ve orada emin olarak kalabilmek için kendisine izin verilmiş olan gayr-i müslime bu ad verilir.

Kur`an`da "Eğer müşriklerden biri emân dileyip yanına gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah`ın sözünü işitsin; sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır" (et-Tevbe, 9/6) ayeti bu konuya delil teşkil etmektedir.

Müste`menler dört sınıfa ayrılmaktadırlar: Elçiler, tüccarlar, ilim tahsilinde bulunanlar, ziyaret ve gezmek amacıyla gelenler.

Emânın nasıl, kimlere ve kimler tarafından verildiğini şöylece özetleriz:

1- Özel emân: Bir kişiye veya küçük bir gruba verilen emândır. Bu emânı, büluğ çağına gelen herkes verebilir: Hanefilere göre bu emânı müslümanlarla aynı safta savaşan zımmîler bile verebilir. .

2- Genel emân: Büyük bir topluluğa, yerleşim bölgesine verilen emândır. Hanefilere ve Şâfiîlere göre bunu ancak devlet başkanları verebilir.

3- Örf ve âdete göre verilen emân: Bunlar,` kendilerine emân verilmediği halde emân verilmiş olanlardır. Yanlarında bulunan mektuplar, ticaret mallan müste`men sayılmasına delâlet eder. Bunlar; elçiler ve tüccarlardır.

4- Antlaşmadan doğan emân: Antlaşma yoluyla elde edilen emândır.

5- Yakınlık yoluyla emân: Bir şahsa verilen emân onun çocuklarını da içine alır.

Emânın sona ermesi müste`menin İslâm ülkesinden çıkıp harp ülkesine girmesiyle başlar. Bunlar İslâm ülkeşinin vatandaşı değildir.

Hanefîlere göre, müste`menlere Allah hakkından ve kamu haklarından dolayı ceza verilmez. Hırsızlık, soygun gibi. İmâm Şâfiî`ye göre ise ceza verilir.

Müslümanların veya gayr-i müslimlerin hayata karşı işledikleri suçlarda suç işleyenin durumu göz önüne alınır. Suçu işleyenin kimliğine göre farklı cezalar uygulanabilir. Bir müslümanla bir gayr-i müslim, veya bir mürted aynı cezaya çarptırılmaz. Bazı hukukî farklılıklar ortaya çıkar; ama hiçbir zaman gayr-i müslime haksızlık yapılmaz.

Evliliklerde din olgusu önemli bir meseledir. Müslüman bir erkeğin ehl-i kitap bir kadınla evlenmesinde sakınca yoktur (el-Mâide, 5/5). Müslüman bir erkek müşrik kadınla evlenemez. İmanlı bir cariye müşrik kadına tercih edilmektedir (el-Bakara, 2/221). Müslüman kadın müşrikle evlenemez (el-Bakara, 2/221). Ailede etkin kişinin erkek olduğu düşünüldüğünde müslüman bir kadının ehl-i kitaptan bir erkekle evlenmesine izin verilmemiştir. Gayr-i müslimlerin kendi aralarındaki evlilikleri mûteber kabul edilmiştir. Bunların kendi aralarında belirlemiş oldukları mehirler mûteberdir, geçerlidir. Müslüman erkekle evlenmiş olan gayr-i müslim kadın, kocasından boşandığı zaman müslüman kadının iddetine tabidir. Müslüman bir erkekten boşanan müslüman bir kadın kocasından nasıl nafaka alıyorsa, gayr-i müslim bir kadın da müslüman bir erkekten ayrıldığı zaman müslüman kadın gibi, nafaka alır.

Ehl-i kitabın yiyecekleri müslümanlar için helâldir. Kur`an`da, "Kendilerine kitap verilenlerin yemeği, size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (el-Mâide, 5/5) buyurulmaktadır. Gayr-i müslimlerle insanî ilişkiler sürdürülür; hastaları ziyaret edilir, hediyeleşilir, selamlaşılır; dünyevî konulardaki bilgi ve becerilerinden yararlanılır komşuluk münasebetleri sürdürülür.


GAYRİ MÜSLİMLE KOMŞULUK İLİŞKİLERİ

Müslümanla zimmî (Islâm hâkimiyetini kabul etmiş ehli kitap vatandaş) arasında zorunlu olan her türlü muameleyi yapmak caizdir (Hindiye, V/348 (sirâciye`den)).

Müslüman, onların ömürlerinin uzun, işlerinin iyi olmasına vb. dua edemez. Onların bağışlanmalarına da dua edemez. Çünkü Allah (cc) müşrikleri asla bağışlamayacâğını bildirmiştir(K. Münafikûn (63) 6). Buna rağmen bağışlanmalarını istemek, A1lah`i yanlış hüküm vermekle suçlamak olur ki, buna "küfür" diyenler bile vardır (bk. Karafi, el-Furuk, IV6259 vd). Ancak onların hidayetine dua edilebilir (Bezzazıye VI/355; Hindiye, V/348).

Yahudi ve hiristiyan bir hastayı ziyaret edebilir. Mecusî`de ihtilaf vardır. Rasulüllah`ın ziyaret ettiği vakidir. Amcasını da ziyaret etmişlerdir (agk.; Ayrıca bk. Hindiye, V/347).

Kâfiri bir ihtiyaç ya da yolculuk durumunda misafir etmesinde beis yoktur (Hindiye, V/347).

Bir kâfirden müslümanın hediye alması, eğer dini salabetini kıracak ve onu ona medyün hale getirecekse caiz olmaz. Böyle bir durum yoksa caiz olur (Bezzâziye, VI/347). Zira: "Allah`ım, bana bir facirin nimetini nasib etme ki, kalbim onu sevmesin" (Benzer hadis için bk. el-Hindî, age. N211 (deylemi`den)), buyurulmuştur. Kâfir ise facirden daha şediddir.

Bir hiristiyanın bir müslümanı evindeki ziyafete çağırması durumunda; birbirlerinden ticâret yapmaları dışında aralarında bir dostluk ve beraberlik bulunmuyorsa, bazılarına göre bu ziyafete gitmek helâldir. Çünkü bu bir nevî iyiliktir. Mahzurlu olmadığı gibi menduptur. Bazılar da: Müslümanı bir Mecusî ya da Hiristiyanın yemeğe çağırması halinde, eti çarşıdan (Islâm ülkesinde) almış olduklarını söylemiş olsalar bile, müslümanın o yemekten yemesi mekruhtur, demişlerdir. Çünkü mecusî boğularak ve dövülerek ölen hayvanın etini de yer. Nasranî`nin ise özel bir boğazlama şekli yoktur. Ya boğarak, ya da müslümanın kestiğini yer. Ama çağıran Yahudi olursa, müslümanın onun yemeğinden yemesinde beis yoktur. Çünkü Yahudi, ancak Yahudinin ya da Müslümanın boğazladığını yer (Kâdihân, NI/401). Ne varki, kâfirin yemeğini sürekli yemek mekruhtur. Mecburiyet halinde bir-iki defa yemede mahzur olmayabilir (Hindiye, V/347).


GAYRİ MÜSLİMLE ORTAKLIK KURMAK

Ehli kitapla (Yahudi ve Hiristiyanlarla) iş ortaklığı kurulabilir. Ancak şirkete ya da ortaklık konusu olan mala müslüman vaziyet etmelidir. Buna gerekçe (illet) olarak onların malı faizde, içki ve hınzır gibi Islâm`da mütekavvim mal sayılmayan konularda kullanır olmaları gösterilir. Günümüzde yaygın hisse senedi meselesini de bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bu, Ahmed b. Hanbel`in görüşüdür.

Şafiî ise onlarla ortaklığı her halükârda mekruh görür.

Ahmed b. Hanbel ise: Mahzurlu olmasının illeti bellidir, bu da şirket konusu olan mala müslümanın vaziyet etmesiyle giderilmiş ve mekruhluk ortadan kalkmış olur der. Ehli kitap olmayan mecusîler (batıl din salikleri) gibi insanlar her konuda ehli kitaptan daha olumsuz bir konumda oldukları için, diğerleriyle ortaklık kurmayı-belli şartla-caiz gören Ahmed b. Hanbel dahi böyleleriyle ortaklığı kerih görür, ancak kurulmuşsa sahih olacağını söyler (Ibn Kudâme, age, V/3-5).


GAZ VE ABDEST

Abdest aldıktan sonra sık sık gaz çıkardığım için abdestim bozuluyor. Özür kabul ediyorum, ama olmadığı zamanlar da oluyor. Ne yapmalıyım?

Söylediğiniz hal sürekli oluyorsa bir özürdür. Sürekliliğin ölçüsü, bir namaz vaktini hükmen ya da hakikaten kaplaması, ondan sonraki vakitlerin her birinde de en az bir defa görülmesidir. Hükmen kaplaması, zaman zaman kesilmesine rağmen, abdest alıp, o vaktin namazını kılacak kadar zaman bulamamasıyla olur. Özrün, bir defa da olsa görülmediği bir vakit gelirse, özür sahibi olmaktan çıkılır.


GAZAB

Nefsin hoşa gitmeyen birşey karşısında intikam arzusuyla heyecanlanması; infiale kapılmak, öfke, hışım, hiddet, düşmanlık ve saldırıya meyleden saldırganlık hâli.

Fıkıh açısından gazap hâlinde yapılan işlerde bazı istisnalar getirilmiştir. Meselâ, gazap hâlinde kinaye sözlerle boşama, niyet olmadıkça geçerli değildir. Kocanın kızarak eşine, babanın evine git demesi gibi (Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahât-r Fıkhıyye Kamusu, II,185). Hâkim, gazaplı iken hüküm veremez (Müslim, Akdiye,16). Ahlâkî yönden gazap hakkında şu buyruklar vârid olmuştur: Hz. Peygamber (s.a.s.): "Gazap bütün kötülükleri kendinde toplar" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, 5/373). Başka bir hadîsinde, "Gazap şeytandandır" (Ahmed b. Hanbel, 4/226) buyurur.

Resulullah (s.a.s.) kendisinden öğüt isteyen birine: "Öfkelenmeyeceksin" buyurur (Buhârî, Edeb, 76). Gazaplanma durumunda bunun nasıl giderileceği hakkında da şöyle buyurur: "Biriniz gazaba geldiğinde abdest alsın. Ayakta ise otursun, gazabı yine gitmezse uzansın" (Ahmed b. Hanbel, I, 283; V,152; Ebû Dâvûd Edeb,11). "Gerçek yiğit, güreşte güçlü olan değil, gazaba geldiğinde nefsine hâkim olandır" (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107,108; Ebû Dâvûd, Edeb, 3).

Bütün bu buyruklar Kur`an-ı Kerîm`deki şu emrin açıklamasıdır: "O (koruna)nlar ki bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever" (Âl-i İmrân, 3/134).

Muâz b. Cebel`den rivayet edilen bir hadiste Resulullah, huzurunda birbirine söven iki kişiden birisinin yüzünde öfke belirince şöyle buyurmuş: "Ben bir kelime biliyorum, eğer şu adam bunu söylerse öfkesi geçer. O kelime: Euzü billahi mine`ş şeytani`rracîm (kovulmuş şeytandan Allah`a sığınırım)dir" (Tirmizî, Daavât, 52).

Urve b. Muhammed es-Sa`dî bir adama öfkelenmiş ve kalkıp abdest almış, sonra dönüp bir daha abdest almış ve Resulullah (s.a.s.)`in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Gazap şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığınız zaman abdest alsın"(Ebû Dâvûd, Edeb, 4).

Allahu Teâlâ`nın buyurduğu gibi öfkesini yutkunmayan insanların nasıl kötülükler işledikleri, bir hiç yüzünden nasıl birçok cinayet işlendiği ve kötülükten sonra öfkesi geçenlerin nasıl pişman oldukları her zaman görülmektedir. Öfkeyle kalkan zararla oturur denilir. Haklı bir davada bile olsa gazabı yenip karşı tarafı affetmek en büyük meziyettir. Resulullah (s.a.s.)`in en güzel ahlâkı böyledir. İslâm`da nefis için kızmak yoktur. Mücadele ve mücahede Allah içindir. Hz. Ömer`in halifeliği döneminde bir sarhoşa rastlayıp had uygulatması üzerine sarhoş ona sövmüş, Hz. Ömer onu bırakarak şöyle demiştir: "Beni gazaplandırdı. Ceza verirsem nefsime yardım etmiş olurum. Ben bir kimseyi nefsim için azarlayıp dövmeyi sevmem." Ayetlerde, herşeye rağmen gazaplanarak yapılan bir günâh sonunda müminin hatasından dönmesi, tövbe etmesi emredilmekte; Allah`ın tövbe edenleri affedeceği bildirilmektedir.

İslâm ahlâkı, kötülüğe iyilikle muamele etmeyi, bunun ancak sabredenlere mahsus bir meziyet olduğunu vazeder (Fussilet, 41 /34-35). Fevrî ve fanatik hareketler hoş karşılanmamıştır. (el-Hucurât, 49/5). Sabredip suç bağışlamanın işlerin en hayırlısı olduğu Allah`ın emridir (en-Nahl,16/126; eş-Şûrâ, 42/43).

Aşırı gazap aklın öyle bir afetidir ki, en lâtif varlığı bile mecnun hâline getirip hunhar bir hayvana dönüştürebilir. Hiddet; akıl ve idrakin yerine heyecan, dürüstlüğün bitişi, gözlerin görmemesi, kulakların duymaması demektir ve böyle birini ne din, ne kanun ne de nasihatçıların sözleri engelleyemez. Hiddetle başlayan, cinnet geçirerek kötülük yapar, sonra da pişman olur.

Hz. İsa (a.s.)`a, "Âlemde en zorlu ve şiddetli olan şey nedir?" diye sorulduğunda o şöyle buyurmuştur: "Herşeyden şiddetli olan Allah`ın gazabıdır. Ondan cehennemler bile bizim gibi titrer" demiştir. "Bundan kurtuluş yolu nedir?" diyene de: "Kendi gazabını terk" demiştir.

Gazap, kişiye edebi kaybettirir; edeb kaybolunca da insanın yapamayacağı rezillik yoktur. Çoğunlukla hiddetlenmenin zararı sahibine aittir. En kötü gazap hâli tez geçip geç gidendir. Bu, kişiyi intikamcı yapar ve helâkına sebep olur.

Rahmet Peygamberi ve en güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmiş olan Hz. Muhammed (s.a.s.) mü`minlerin imanca en olgun olanları ahlâkça en iyi olanlarıdır demiştir.

Allahu Teâlâ`ya mahsus olan sıfatlardan Rahmet ve Gadap ise mahlukatın sıfatları gibi değildir. Bu sıfatlar birçok ayet-i kerimede zikredilmektedir (el-Bakara, 2/61, 90; Âl-i İmrân, 3/112; el-A`râf, 7/71, 152, 154; el-Mâide, 5/60; el Feth, 48/6, en-Nur, 24/9).

Kur`an-ı Kerîm`in ilk suresi ve bir özeti sayılan el-Fâtiha suresinde "Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil " (el-Fâtiha, 1/5-7) buyurulmaktadır. Allah haddi aşanlara, isyancılara, dini inkâr edenlere gazap üstüne gazap göndermiştir. Bunların kıssaları Kur`an`da gayb haberleri şeklinde bildirilmiştir. Gazap edilenler son olarak yahudiler ve hristiyanlar; daha geniş anlamda doğru yoldan sapanlardır. Allah`ın gazabı, geçmiş inkârcıların başına türlü şekillerde gelmiştir: Onları yakalayıveren bir çığlık, bir yer sarsıntısı, ebâbil kuşları, kasırga, dağ gibi deniz dalgalarında boğulma...

Bir kutsî hadiste ise Allah şöyle buyurur: "Rahmetim, gazabımı geçmiştir" (Buhârî, Tevhîd, 55).


GAZETE VE DERGİLERDE BULUNAN KADIN RESMİYLE TELEVİZYON, BİLGİSAYAR VE İNTERNETTEKİ GÖRÜNTÜSÜNE BAKMAK HARAM MIDIR?

Bugünkü neslin aksi istikamette doğru yönelip istenmeyen yola saplanmasının bir çok sebebi vardır.Şüphesiz ki bunların en önemlilerinden birisi gençliğe müsbet ve yararlı şeyleri telkin etmek yerine menfi şeyleri telkin edip zararlı şeylerle kafalarını doldurarak beyinlerini yıkamak ve soruda geçen kaynaklarda müstehcen resimleri yaymak ve bu yolla gençliği avlayıp ruh ve manalarını katletmek için gösterilen çabadır.

Basın, televizyon ve internet gibi araçlar, beşeriyyete hizmet etmek hususunda en büyük rol oynamaları gerekırken bilakis daha fazla zararlı bir hale getirilmiştir.Bununla beraber, gazete ve dergilerdeki müstehcen resimler ile televizyondaki açık görüntüler gerçek değil resim ve hayal olduğu için onlara bakmak hakiki kadının vucuduna bakmak gibi haram sayılmaz. Ancak şehvet ile bakan kimse için haram olur. Ibn Hacer Heytemi ile Şirvani şöyle diyorlar: Aynada veya suda görünen kadın görüntüsüne bakmak haram değildir. Ancak fitneye vesile olduğu taktirde haram olur. (Tuftehul Muhtaç ve Şirvani c.7.s.192)


GAZİ, GAZİLİK

Gaza eden kişi. İlâhî Kelimetullah için cihada giden, savaşan, Allah yolunda, Allah rızası için mücâdele eden müslüman askerlerden savaştan dönenlere gazi denildiği gibi; savaşta büyük yararlıklar gösterenlere de gazilik ünvanı verilir. lügatta "savaşa katılan kişi" hakkında kullanılmasına rağmen, savaşa katılan ve sağ olarak geri dönenler için kullanılan bir deyimdir.

Kur`an-ı Kerîm`de şu buyrukla müminlere seslenilmiştir: "De ki: Bize iki iyilikten, gazilik ve şehitlikten başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz?" (et-Tevbe, 9/52). Bu ilâhî emri asırlarca halk "Ya gazi ya Şehid", "Ölürsem şehid, kalırsam gazi" şeklinde kullanmıştır.

İslâm`da zorunlu askerlik yoktur. Ancak cihada katılmayanlar kınanır (et-Tevbe, 9/42-49). Savaşa katılmayıp evlerinde oturanlar müslümanlar tarafından toplumdan âdeta soyutlanır, Allah da onların kalplerini mühürlemiştir. Resulullah gazveye çıkmadan önce, "Cihada istekli olanlar dışında kimse bizimle gelmesin" buyurmuştur (İbn Sa`d, et-Tabakat, II, 27). Ancak Mekke`nin fethinden sonra İslâm devletinin ilk kuruluş ve bi`setin başlangıcındaki hükümler genişlemiş; müminlerin hepsinin savaşa çıkmasının gerekmediği, bir kısmının dini korumak için geride kalması emri gelmiştir (et-Tevbe, 9/122). İslâm`da askerlik zorunlu değilse bile ilimle uğraşanların dahi gönüllü olarak savaşa gittiği görülür. Hz. Ebû Bekir (r.a) de aynı Hz. Peygamber (s.a.s) gibi bu konuda aynı uygulamayı yapmış ancak fetihlerin hızlanması ve İslâm devletinin sınırlarının genişlemesiyle Hz. Ömer zamanında maaş alan, nizâmî bir askerlik kurumu ile Divanü`l-Ceyş kurulmuştur (Mürûcuz-Zeheb, III, 955).

Savaşa gidecek kişilerin seçilmesi Resulullah zamanında başlamıştır. O, askerleri tek tek kontrol eder, sağlıklı olanları savaşa götürürdü. Resulullah`ın uygulamasına göre belirli bir askerlik yaşı da konulmamıştır. İhtiyar, çocuk ve hastalar dışında sağlam olan herkes cihada katılmıştır (İbnü`l-esir, el-Kâmil, II, 62). Hz. Ömer ise, Divan`larda âkil, bâliğ, müslüman, sağlam, cesur olanları kaydettirmiştir. İslâm ordusunun sürekli seferde kalmaması en fazla dört aylık bir seferden sonra askerlerin dinlendirilmesi ve yerlerine dinlenmiş olanların gönderilmesi usûlü ilk defa İslâm devletinde uygulanmıştır (İbnü`l-esir, el-Kâmil, II, 196).

Allahu Teâlâ müminlere zafer vâdettiği, ahirette güzel nimetlerle müjdelendiğinden hiçbir İslâm mücâhid; cihaddan geri kalmak istememiştir. Allah gazilere, dünya hayatını, ahiret için satanlara büyük bir mükâfaat verecektir. Savaş sırasında kaçanlar ise Allah`ın gazabına uğrarlar, onların yerleri cehennemdir. Bu yüzden gazilerin esas olarak şehid olmak arzusuyla savaştıkları görülür (Bk. el-Enfâl, 8/15, 16, 58; en-Nisâ, 4/74, 104).

Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s) cihada katılmayanlara görevlerini ihmal etmemeleri ve kısman da olsa telafi etmeleri için: "Kim Allah yolunda cihada çıkan bir gaziyi donatırsa aynen cihada çıkmış gibi olur" (Buhârî, cihad, 38; Müslim, Cihad 135; Ebû Dâvûd, Cihad 20).

Tarihte birçok müslüman devlet adamının cihad mefkûresini ifade etmek için gazi ünvanını aldığı bilinmektedir. Selçuklular zamanında gazilik mefkûresini sürdüren bir zümre doğmuştur. Bunlara Gâziyân-ı Rûm denilirdi (Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âli-i Osman, s. 222). Müslüman olmadan önce sık kullanılan cengaver ve yiğit anlamına gelen Alp kelimesinin de sonralan İslâmî bir içerik kazandığı ve hatta gazi kelimesinin bunun yerine geçtiği görülür. Gaziler Anadolu`nun İslâmdan haberdar edilmesi için Anadolu insanını tekkelere kapanmaktan çok düşmanla cihad yapabilecek yerlere sevketmiştir. Bu sebeple teşkilatlanan zümreye Gâziyân-ı Rûm veya Alp-Erenler denilmiştir. Bunlar, Osmanlı Devletinin kurulmasında da büyük rol oynamışlardır (Aşıkpaşazâde a.g.e., s. 222, Fuad Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 216). Anadolu`ya İslâmın ulaşması için savaşa çıkan komutanlara gazi ünvanı onuncu yüzyıldan itibaren verilmişti. Mengücük Gazi, Melik Ahmed Gazi gibi. Türk şairi Aşık Paşa (732/ 1332) Alp-Eren veya Gazi olmak için birtakım şartlardan bahseder. Kuvvetli bir yürek, yani cesur, pazu kuvveti, gayret, iyi bir at, husûsî bir elbise, yay, iyi bir kılıç, süngü, uygun arkadaş" (Köprülü a.g.e., 208). Bizans`a yakın bir uçta küçük bir Beylik iken, cihana sözü geçiren büyük bir devlet hâline gelmesi bu gazilere dayanıyordu. Bu gelenek Hz. Peygamber ve ashabıyla başlamış ve Osmanlı padişahlarının savaşa iştirak etmeden gazi ünvanı almalarına kadar sürmüştür. Padişahlara gazilik fetvaya istinaden verilmeye başlandı. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, s. 654).

Ayrıca yeni doğan çocuklara Gazi adının verilmesi de gaziliğin kültürümüzdeki yansımalarındandır.


GECE İBADETİ

Daha çok "gece namazı" veya "teheccüd namazı" olarak bilinen ve çok fazla sevabı nedeniyle Resulullah tarafından müslümanların özendirildiği, en sahih rivâyetlere göre gecenin ikinci yarısında uykudan kalkılarak on iki rekât olarak kılınan nafile namazı.

Kur`an-ı Kerîm`in Müzzemil suresinin baş tarafında: "Ey o örtünen, kalk gece, ancak birazında: Yarısı, yahut eksilt ondan biraz. Ya da artır ve Kur`an oku, tertip ile yavaş yavaş, güzel güzel. Çünkü, biz senin üzerine ağır bir söz atacağız. Çünkü, gece neşesi hem daha dokunaklı, hem deyişçe daha sağlamdır" buyurularak, risâletin daha başlangıcında, bazı âlimlere göre beş vakit namazdan önce gece namazı emredilmiş ve İslam`ın tebliğini başarabilme açısından bunun gereği de vurgulanmıştır. Resulullah`la birlikte ashabının da kıldığı bu namaz, aynı surenin sonunda yer almakla birlikte, yukarıdaki emirden belli bir süre sonra, hattu bazılarınca Medine`de inen "Rabbin biliyor ki, sen muhakkak gece üçte ikisine yakın ve yarısı ve üçte biri kalkıyorsun; beraberindekilerden bir grup da. Gece ile gündüzü Allah takdir eder. Bildi ki, siz onu bundan böyle başaramazsınız; bu bakımdan size lûtufta bulundu da, artık Kur`an`dan ne kolayınıza gelirse okuyun..." ayetiyle ümmet için emir olmaktan çıkmış; İsrâ sûresinde "Gecenin bir kısmında sana mahsus bir nâfile olmak üzere teheccüdde bulun. Umulur ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud`a ulaştırır" (el-İsrâ, 17/79) ayetinde de ifade olunduğu üzere, Resulullah (s.a.s.)`in terketmediği bir amel olarak kalmıştır. O kadar ki, Buhârî ve Müslim`in ittifâken rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte, Efendimiz`in, mübârek ayakları şişinceye kadar geceleyin ibadet ettiği; Hz. Âişe`nin kendisine, "Ya Resulallah, geçmişteki ve gelecekteki günâhların affolunduğu halde, neden böyle yapıyorsun?" demesi üzerine "Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurduğu ifade olunmaktadır. İmam Müslim, Sahih`inde Resulullah`ın teheccüdünün uzunluğuna daha bir açıklık getirmekte ve Hz. Huzeyfe (r.a.)`den; bir rekâtta Fâtiha`dan sonra Bakara, Âl-i İmrân ve Nisâ surelerini hem de ağır ağır, tesbih ayetlerinde tesbih ederek, dua istenen ayetlerde dua ederek okuduğunu, rükû ve secdeşinin de aynı şekilde uzadığını rivâyet etmektedir (Riyâzü`s-Sâlihîn, II, 449, 457).

Gece namazının fazileti konusunda alimler çok söz etmiş ve müminleri bu namaza teşvik etmişlerdir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)`den rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte, "Rabbimizin her gecenin son üçte biri kaldığında dünya semasına nüzul edip "Yok mu bana dua eden, duasını kabul edeyim; yok mu benden isteyen, ona vereyim; yok mu benden bağışlanma dileyen, onu bağışlayayım" buyurduğu ifade olunmaktadır (Tecrii Sarîh Terceme ve Şerhi, IV, 112). Zaten, Kur`an-ı Kerîm`de de müminlerin, Rahman`ın kullarının Rablerinin rızası için secdede ve kıyamda geceleyen kimseler oldukları (el-Furkan, 25/64); gecenin az bir kısmında uyuyup, seherlerde istiğfar ettikleri (ez-Zâriyât, 51/51) ve yanlarının rahat döşeklerinden uzaklaşıp korku ve umut içinde Rabblerine dua ettikleri (es-Secde, 32/16) anlatılmaktadır. Önemi dolayısıyle, farz namazdan sonra en faziletli namazın gece namazı olduğu Müslim`in rivâyet ettiği bir hadiste belirtilmiş; âlimlerin çoğunluğunca bu namaz sünnet-i müekkede olarak kabul edilmişse de, vacib diyenler de olmuştur. Sünnet de olsa, bilhassa İslâm`ın tebliğcileri için herhalde asla vazgeçilmez bir namaz olsa gerektir.


GECE TIRNAK KESMEK

Gece tırnak kesmek mekruh mudur?

Mekruh değildir. Imam Ebû Yusuf buna böyle cevap vermiş ve "Delilin nedir?" diye soranlara "Hayır geciktirilmez" hadîsini okumuştur. (159 Hindiyye V/358)


GECE YATARKEN İLLE DE SAĞ TARAFIMIZA MI YATMALIYIZ?

Insan avretini açmamak ve temiz bir yerde yatmak şartıyla; rahat edeceği şekilde yatabilir. Bu mübahtır. Ancak uykuyu da bir edeple uyumak ve edebe riayet ettiği için uyurken de sevap almak isteyenler, kıbleye yönelerek yatarlar. Gazalî, bu iki şekilde olabilir, der: Biri ölüm halini alarak ayaklarını kıbleye doğru uzatıp bütün bedeniyle kıbleye yönelmek, diğeri (ve daha iyisi) mezarda olduğu gibi sağ yanı üzerine yatıp yüzünü kıbleye çevirmek.( Gâzâlî I/998)

Bu her iki durumda da ölüm hatırlanılmış ve af dileme (tevbe ve istigfar) akla getirilmiş olur ki, uykuya "yarı ölüm" dendiğinden, yatarken "istigfar" okumak da sünnettir.

Ancâk teneşirde yatan ölü halini düşünmedikten sonra, ayakları Kâbe yönüne ve dinî kitaplara doğru uzatıp yatmak mekruhtur. (Hindiyye V/319)

Kıbleye karşı sağ yani üzerine yattığında sağ elini sağ yanağının altına koyarak uyuması da müstehap (güzel)`tır. Dediğimiz gibi rahat edemediği takdirde istediği şekilde yatması câiz olmakla beraber, "sağ yan üzerine yatmak mü`minler yatışı, sol yani üzerine yatmak krallar yatışı, gökyüzüne dönerek (sırtüstü) yatmak nebîler yatışı, yüzüstü yatmak da kâfirler yatışıdır" denmiştir. ( Hindiyye V/376) Rasûlüllah (s.a.v) mescidde yüzükoyun yatan birisini görünce onu ayağıyla dürttü ve "Kalk, bu cehenneme özgü bir yatıştır." buyurdular. (Itin Mâce el-Mekkî, Irşâd`ûs-sâri 83)

Bununla beraber başta da ifade edildiği gibi insan avretini açmamak ve temiz bir yerde yatmak şartıyla; rahat edeceği şekilde yatabilir. Bu mübahtır, günah olmaz.


GEÇİCİ EVLENME ENGELLERİ

Mutlak evlenme engelleri hiçbir şekilde ortadan kalkmazken, geçici veya nisbî evlenme engelleri belirli hallerde ortadan kalkabilir ve önceden evlenmeleri yasak olanlar geçerli bir şekilde evlenebilirler. Geçici evlenme engelleri; din ayrılığı, dört kadınla evli olma, üçlü boşama, bekleme süreleri, başkası ile evli bulunma, iki hısımla birden evlenmek gibi başlıklar altında toplanabilir. Bunları kısaca açıklayacağız.

1) Din ayrılığı: Evlilik hayatı, karıkoca arasında karşılıklı sevgi, saygı ve anlaşmanın bulunmasını gerektirir. Aynı dine mensup olanlar farklı dine inananlardan daha kolay ve daha iyi anlaşırlar. Eşlerin farklı dinden olması, doğacak çocukların dinî ve ahlâkî eğitimlerini de etkiler. Bu yüzden İslâm`da olduğu kadar, Hristiyanlık ve Yahudilikte de din ayrılığı bir evlenme engeli sayılmıştır.

Müslüman erkek veya kadın, müşriklerle evlenemez. Müşrik kapsamına puta tapanlar girdiği gibi aya, güneşe, ateşe ve tabiat güçlerine tapanlarda girer. Hiç bir dine bağlı olmayan ateistlerde yasak kapsamındadır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Allah`a ortak koşan kadınlarla, onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin. Şüphesiz inanmış bir câriye, hoşunuza gitse bile, müşrik bir kadından daha hayırlıdır. İslâm`ı kabul etmedikçe mü`min kadınları müşrik erkeklere nikâhlamayınız. Çünkü mü`min bir köle, hoşunuza gitse bile müşrik erkekten daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/221). Bu yasağa uymadan yapılacak bir nikâh akdi bâtıldır.

Bugünkü Hristiyan ve Yahudilerin akîdelerinde Allah`a şirk unsurları bulunduğu (bk. el-Mâide, 5/5, 72; et-Tevbe, 9/30) öne sürülerek onların da müşrik kapsamına girdiği söylenebilir. Ancak çoğunluk İslâm fakihlerine göre, müşriklerle evlenme yasağı bildiren el-Bakara Sûresi 21 nci âyeti, aşağıdaki âyetin hükmü tarafından tahsis edilmiştir ve ehl-i kitap kadınları ile evlenmeye izin verilmiştir: "Namuslu, zinaya sapmamış ve gizli dostlar da edinmemiş insanlar hâlinde yaşamanız şartıyla mü`minlerden hür ve iffetli kadınlarla, kendilerine sizden önce kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınlar dahi, siz onların mehirlerini verip, nikâh edince (size helâldir)" (el-Mâide, 5/5). Ancak İslâm toplumuna düşman olan harbî ve ehl-i kitap olan bir kadınla evlenmek mekruh olup, bu konuda İslâm fakihleri arasında görüş birliği vardır (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi`, Mısır 1327-28/1909, 1910, II, 271; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., II, 372 vd.; el-Cassâs, a.g.e., II, 324; es-Sâbûnî, Tefsîru Âyâti`l-Ahkâm, Dımaşk 1397/1977, II, 564).

2) Üçlü boşamadan doğan evlenme engeli: İslâm hukuku kocaya ve bazı durumlarda da kadına boşanma yetkisi vermiştir. Boşanan eşler yeniden evlenebilir. Ancak kadın üç defa boşanmış olursa, ikinci defa aynı erkekle evlenebilmesi için, başka bir erkekle normal olarak evlenip, başka bir evlilik tecrübesi geçirmesi şart koşulmuştur. İşte, kadını önceki kocasıyla yeniden evlenmede helal hale getiren bu ara evliliğine "tahlîl (helâl kılma)" veya "hulle" adı verilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Yine erkek, karısını (üçüncü defa olarak) boşarsa, ondan sonra kadın kendinden başka bir erkeğe nikâhlanıp varıncaya kadar ona helâl olmaz. Bununla birlikte, eğer bu yeni koca da onu boşarsa, onlar Allah`ın sınırlarını ayakta tutacakları kanaatinde iseler birbirlerine dönmelerinde her ikisi hakkında bir sakınca yoktur" (el-Bakara, 2/230).

Meşrû bir hullenin şartları şunlardır:
a) Bir defada veya ayrı zamanlarda üç kere boşanan kadın iddetini tamamlayacak,
b) Bundan sonra, başka bir erkekle, sahih nikâhla evlenecek,
c) Evlendiği ikinci kocasıyla zifaf meydana gelecek,
d) Ölüm veya boşanma yoluyla bu ikinci evlilik sona ermiş bulunacak,
e) Kadın ikinci kocadan olan iddetini tamamlamış bulunacak.

İkinci erkekle yapılacak hulle evliliği, boşamak şartıyla anlaşmalı olursa Hanefilere ve bazı Şâfiîlere göre, bu mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Yalnız hulle için konuşulan şart yok sayılır. Hadislerde anlaşmalı nikâh yapana "Muhallil (helâl kılıcı)" ifadesinin yer alması bu ikinci nikâhın sahih olduğunu gösterir. el-Evzâî`den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Anlaşmalı nikâh yapân ne kötü yapmıştır, ancak bu nikâh câizdir" (es-Sâbûnî, a.g.e., I, 341).

İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve bazı Şâfiîlere göre ise, anlaşmalı yapılan hulle evliliği bâtıl olup, bununla kadın ilk kocaya helâl olmaz. Dayandıkları delil şudur: Rasûlüllah (s.a.s) anlaşmalı nikâh yapana ve yaptırana lânet etmiş ve birincisine "kiralık teke" tabirini kullanmıştır (Alûsî, Ruhul-Meânî, II, 141).

Gerçekte anlaşmalı evlilik ilk kocaya gerekli teminatı sağlamaz. İkinci koca boşanmaktan vazgeçerse buna çare bulunmaz. Ancak kadın boşama yetkisi (tefvîz-i talûk) almışsa bunu kullanabilir (bk. el-Cassâs, a.g.e., II, 88, 89; Alûsî, a.g.e., II,141; Tefsiru İbn Kesîr, Mısır t.y., I, 280; es-Sâbûnî, a.g.e., I, 341; Bilmen, a.g.e., II, 109; H. Döndüren, a.g.e., 228 vd.).

3) İddete bağlı evlenme engeli:

İddet; evliliğin ölüm, boşanma veya nikâhı fesih sebeplerinden biriyle sona ermesi halinde, yeniden evlenebilmek için kadının beklemeğe mecbûr olduğu süredir. İddet süresince, kadının başka bir erkekle evlenmesi haram olduğu için, bu geçici engel doğurur.

İddet süreleri: Evliliğin kocanın ölümüyle sona ermesi halinde 4 ay 10 gündür (el-Bakara, 2/234 Kadın gebe ise, bu süre doğuma kadardır (et-Talâk, 65/4). Boşanma hâlinde ise kadın üç hayız (kurû`) suresince iddet bekler (el-Bakara, 2/228). Hayız görmeyen küçüklerle, hayızdan ümit kesen yaşlıların iddeti üç aydan ibarettir (et-Talâk, 65/4). Buna göre, henüz ergenlik çağına girmemiş olan kız çocukları ile 55 yaşını geçmemiş bulunan kadınların iddet süresi boşamadan itibaren üç aydır (bk. et-Talâk, 65/4). Evlilik dışında yanlışlıkla veya istekle cinsel ilişkide bulunmuş veya zorla ırzına geçilmiş kadınların nikâhla evlenebilmesi için bir defa hayız görünceye kadar bekletilmeleri gerekir. Buna "istibrâ" denir. Hayız görmekle kadının önceki erkekten gebe olmadığı anlaşılmış olur. Hayat kadınları veya efendisi ile cinsel ilişkide bulunmuş olan cariyeler hakkında da aynı hükümler uygulanır (İbnü`l-Hümâm, a.g.e., II, 383, 384; el-Cassâs, a.g.e., I, 414, 415; İbn Rüşd, a.g.e., II, 40, 41; el-Fetâvâ`l-Hindiyye, I, 526; M. Zihni, Münâkehat ve Müferekat, İstanbul 1324/1906, s. 232; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 231 vd.).

4) Çok karılığa bağlı evlenme engeli: Dört kadınla evli olan erkek, bir beşincisiyle evlenemez. Ancak bu eşlerden birinin ölümü veya boşanma hâlinde bu engel kalkar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Eğer yetim kızlar hakkında adaletli davranamamaktan korkarsanız, sizin için helâl olan diğer kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olmak üzere nikâh edin. Eğer bu şekilde de adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane ile yahut mâlik olduğunuz câriye ile yetininiz. Bu (tek eş veya cariye) sizin haktan eğrilip sapmamanıza daha yakındır" (en-Nisâ, 4/3).

5) İki hısımla aynı zamanda evlenmekten doğan engel:

İki kız kardeşin birlikte aynı erkekle nikâhlanması hâlinde, önceki tarihli nikâh geçerli, sonraki geçersiz olur. Âyette şöyle buyurulur: "İki kız kardeşi birlikte olmanız da haram kılındı. Ancak cahiliye devrinde geçen geçmiştir" (en-Nisâ, 4/23). Bu yasak hadis-i şeriflerle genişletilerek, karının hala ve teyzesi de yasak kapsamına alınmıştır. Karı ile hala ve teyzesi bir nikâh altında toplanamaz" (Buhârî, Müslim).

6) Başkası ile evli olmaktan doğan engel: Bir kadın için evli bulunmak, başka bir erkekle yeniden evlenmek için bir engel teşkil eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Savaş tutsağı olarak sağ ellerinizin mâlik olduğu kadınlar müstesna olmak üzere, diğer bütün kocalı kadınlarla (evlenmeniz de size haram kılındı). (Bu haramlar) üzerinize Allah`ın farzı olarak yazılmıştır" (en-Nisâ, 4/24).



GELİNİN KAYINPEDERLE HALVETİ

Gelini ile kayınpeder tek başlarına bir odada kalabilirler mi?

Gelin kayın pederine ebediyyen haram olduğu için, bir odada başbaşa kalmalarında haramlık yoktur. Ancak bir odada beraber ikâmet etmeleri ve bir odada başkası yokken yatmaları haram olduğundan değil, fitneye sebep olabileceğinden uygun görülmemiştir. Bunun sebebi bir de Buhârîdeki bir hadisten bazılarının anladığı mânâdır. Söz konusu hadîs-i şerifte Rasûllüllah Efendimiz : "Kadınların yanına girmekten sakınınız." buyurdular. Ensardan birisi : "Ya erkek akrabasına (Hamv) ne dersiniz? diye sordu. Rasûlüllah "Onlarla başbaşa kalmak ölümdür" buyurdu. Burada kadınla başbaşa bulunması yasaklanan, hattâ ölüme benzetilen (hamv), kocanın kardeşi, dayı ve amca çocukları, kısacası kocanın Babası, dedesi ve oğullarından başka akrabasıdır denmiştir. ( Aynî, XX/213; Kâmil Miras Tecrid XI/324 )

Ancak Tirmizî gibi, kayınpederi de bu kelimenin anlamına soktuğundan, ( Tirmizî, radâ 16; Aynî,XX/213; ibnü`I-Esîr, en-Nihâye I/148; Sevkânî, Neyl VI/129) gelinin onunla aynı odada başbaşa kalmasını mahzurlu görenler de vardır. En azından o, kardeşi ya da Babası gibi değildir.


GELİNİN SAÇINI YAPTIRMASI

Gelinin yabancı bir erkeğe görünmeden, makyaj yapması; saçlarını yaptırması câiz olur mu?

Saçını erkeklere ve ahlâksız kadınlara yaptırmaz ve "erkek gibi olmuş" denecek kadar kısaltmaz, süslenmede de haram ve vücuda zararlı kozmetikler kullanmazsa, yabancı erkeklere ve fitne söz konusu olduğunda da mahremi olan erkeklere göstermedikten sonra, Saçını istediği gibi yapar, istediği gibi süslenir: Hattâ, bu kocanın arzusu ise sevap bir davranıştır ve hakkı olmaktan öte, kadının kocasına karşı bir görevidir. Burada ölçü: Kadının süsünü ve süs yerlerini yabancı erkeğe ve gayr-i müslim ya da ahlâksız kadına göstermemesi, kokusunu başkalarına duyurmamasıdır.


GELİNLİK GİYMEK GÜNAH MIDIR? İSRAF OLMASI, ÖDÜNÇ ALINMASININ MAHZURU SÖZKONUSU OLABİLİR Mİ?

Soruyu cevaplamadan önce su bilgileri yeniden hatırlamamız faydalı olur: Rasûlüllah Efendimiz, "Kim hangi millete benzemeye uğraşırsa o da onlardandır."(Ebû Dâvud, libâs 5127) buyurmuştur. Buradan hareketle, fukahamız, başka milletlere, onların dinlerine has şiarlarda (alâmetlerde) isteyerek ve benzemeye çalışarak benzeyenin küfrüne hükmedilir, demişlerdir. Zimmîlere has zünnâr denilen kemer bağlamayı, başa papazlara has başlık giymeyi, putun önünde eğilmeyi (rukû ya da secde yapmayı) buna örnek olarak gösterirler.

Dinlere has bu tür özellikler dışında, bütün insanların zamana; zemine, tecrübe ve ilmî îcad ve inkisâflara bağlı olarak, pratik yararlarına binaen ortaklaşa yapmakta oldukları şeyler, kullandıkları araç gereç ve eşyalar, herhangi bir dinin alâmeti değillerse ve başka mahzurlar ihtiva etmiyorlarsa, ortanın malı demektirler ve onları kullanmakta da bir mahzur olmaz.Gelinliğe gelince: Bilindiği gibi bu, gelin olan kızların süslenmesinde kullanılan en önemli unsurdur. Gelini süslemek ise haram değildir. Hattâ bir anlamda sünnet olduğu (gelinliğin değil, gelini süslemenin) dahî söyleyebiliriz. Çünkü Âişe vâlidemizi, gelin olacağı zaman, bu işi beceren kadınlar süslemiş ve taramışlardır.(bk. Müslim, nikâh 69; Müsned VI/438, 458; Muhammed el-Ahmedî Ebu`nnûr, Menhecü s-Sünne fiz-zevâc 146) Sahâbeden de bu işle meşgul olan kadınlar vardır. Rasûlüllah Efendimiz de (s.a.s.) Câbir`e bir düğün münasebetiyle: "Enmât edindiniz mi?"(bk. Buhârî, nikâh 62. Ayrıca bk. Aynî XVI/344; Ibn Hacer, Fethu`1- Bârî IX/225) buyurmuşlardı. "Enmât" Nevevî`ye göre hevdec`in (gelin mahfe`sinin) üzerine cibinlik gibi örtülen örtüdür.( Aynî, XVI/344) Duvak da onun bir benzeridir.(Ibn Hacer`in ifâdesinden bu anlaşıliyor. bk. age. IX/225. Hattâ o bizzat "tekellül" (taç takma) tabirini kullanıyor.) Bu yüzden bizim eski âdetlerimizde "duvak" meşhurdur. Dolayısıyla duvağın dini kökeni (menşei) sünnetteki bu uygulama olmalıdır. Çünkü nikâh bütün milletlerde dini bir özellik taşır ve nikâhla ilgili merasimlerde çoğunlukla mensup olunan dinin boyası ve sembolleri vardır. Bu açıdan bakıldığında bugün kullanılan gelinliklerin batı ve Hristiyan kökenli olduğunu söyleyenlerin biraz hakkı olduğu anlaşılır.

Ortaçag Avrupasını konu edinen filmlerde kadınların giydikleri kat kat kabarık elbiselerde bunu görmek mümkündür. Ne var ki bugünkü şekliyle gelinlik, herhangi bir dinin sembolü olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden bir bakıma mahzuru ortadan kalkmış, ama bir bakıma da başka bir mahzuru doğmuştur. O da, bugün dünyaya hakim olan kendini hiç bir dinle bağımlı görmeyen orta malı (seküler) bir anlayışın malı olmasıdır. Ama bu onu elbette haram kılmaz; fakat fazîletten ve dini boyadan da soyutlar. Oysa dinî bir merasim olan nikâh, mensup olunan dinin boyasını taşımalı ve ibâdet kılınabilen evlenme gibi bir müessesenin temelinde, dinî semboller de ihmal edilmemelidir. Gelin süslenmeli, süslü bir elbisesi olmalıdır. Bu fıtratın da bir gereğidir. O anı özlemeyen genç kız yok gibidir. Ama bu mümkünse inananlara has ve onların inancını yansıtan ve öyle heyecanlı bir günlerinde dahî kulluklarını sembolize eden bir modelle olmalıdır. Meselâ duvak yeniden gündeme gelmeli ve onunla bütünleşen bir model geliştirilmelidir. Çünkü değindiğimiz gibi, duvağın bizim geleneğimizde aslı vardır ve Anadolu müslümanı da bunu yüzyıllarca kullanmış ve ona türküler ve ağıtlar yakılmıştır. Duvak gelinin başıyla beraber yüzünü ve omuzlarını da örter ve bu yönüyle aynı zamanda bir cilbab özelliği de kazanır. Allah, gelin olan ve olmayan diye ayırmadan kadınların "cilbâb" kuşanmalarını emretmiştir(K.Ahzab (33) 59) ve cilbâbın asgarisi; başla beraber göğüslere (bele) kadar örten üstlüktür.(Cilbab ve özellikleri hakkında geniş bir araştırma için bk. F. Beşer, Fıkhı risaleler adlı eserin birinci bölümü) Duvak da başı örterdi ve genellikle bekâret sembolü olarak kullanılırdı. Nikâh yapılıncaya kadar duvak açılmazdı., Nikâhtan sonra damat tarafından açılırdı. Köylerde daha çok yeşil duvak kullanılırdı.(bk. TA XIV/153)

Bugünkü uygulanışıyla gelinliği mahzurlu kılan bir yönü de, israf meselesidir. Milyonlar verilerek alınan gelinlikler, bir gün giyildikten sonra işe yaramaz biçimde atılmakta ya da saklanmaktadır. Bunu akıl dahî onaylamaz. Bir yönden de bu, fakir olan, ama mutlaka gelinlik alması istenen eş adayını maddî sıkıntıya sokar, ezer ve evlenmeyi zorlaştıran unsurlara katılarak başka kötülüklere az da olsa sebep olur. Bunun yerine gelinlik, başka münasebetlerle de giyilebilen bir tarzda yapılsa, hiç olmazsa israf önlenmiş, gelinlik de çok daha ucuza mal edilmiş olur. Gerçi gelini süsleyecek giysiler ödünç alınabilir. Bunun da sünnette aslı vardır. Yine bu maksatla Âişe vâlidemiz Esmâ`dan(Bu Esmâ, Hz. Âişe`nin kardeşi Esmâ da olabilir. Ama muhtemelen kendisini süsleyen Esmâ bnt. Yezîd`dir. Şerhlerde bu konuda bir açıklık yoktur.)bir gerdanlık almıştı, sonra da kaybetmişti...( bk. Buhârî, nikâh 65) Bunu değerlendiren âlimler bunun elbiseye de şâmil olduğunu ve gelini süslemek için bu tür eşyanın emanet alınacağını söylemişlerdir.( bk. Aynî XVI/347; Ibn Hacer, Fethu`1-Barî IX/228) .

Özetlersek:

1- Gelinlik giymeyi bizzat haram kılan bir sebep yoktur, ancak onun yerine kendi dînî boyamızı taşıyan duvaklı gelinlik modelleri geliştirip, kızlarımıza onları giydirmemiz daha güzel olur.

2- Herşeye rağmen bugünkü gelinlik uygulaması bize ait olmamakla, haram olmasa dahî kerahatten de hâlî değildir.

3- Buna rağmen gelinlik giyilirse; haram olmaması için:

a- Erkeklerin gördüğü yerde üzerine duvak vb. atılmak sûretiyle süsü kapatılmalı ve tam örtünmeyi sağlamalıdır.

b-Erkeklerin görecegi yerlerde dar ve şeffaf olmamalı,

c-Yine erkeklerin duyacağı mahallerde koku ihtiva etmemelidir.

4- Bir seferliğine giyilip atılacak tarzdaki gelinlikler israftır, israf ise haramdır ve Allah`ın sevmediği bir şeydir.

5- Gelinlik ve gelini süsleyen diğer aksesuar ödünç alınabilir.


GENELEVLERİN LUZUMLU OLUP OLMAMASI

Deniliyor ki, günümüzde umumhanelerin açılması lüzumludur ve daha iyidir. Aksi takdirde halihazırdaki şartlardan ötürü fuhuş, sokak aralarında daha çirkef düzeyde yapılacak, daha yaygınlaşacak kontrolsüz olacağı için de sağlık açısından daha kötü sonuçlar doğuracaktır.
Önce Islâm, başka sistemlerin yanında müşavir olarak çalışan bir müessese, bir stepne, bir emniyet simidi değildir ki, onlara temizleyemedikleri pisliklerini temizleme çârelerini üretsin ve önersin. İslam`ın kendi sistemi içinde bunun çaresi vardır ve böyle bir pisliğin bir Islam ülkesinde yükselmesi mümkün değildir. Bu çarelerin neler olduğu başka bir konudur.
Şimdilik şu kadarını söyleyelim: Islâmda zina çok ağır maddi ve manevî müeyyidelerle yasaklanmıştır. Cinsel tatmin tabiî bir ihtiyaç olarak görülmüş ve giderilmesi için meşru yollar gösterilmiştir. Tıpkı def-i hacet/tuvalet ihtiyacı gidermek gibi. Bu herkesin ihtiyacıdır ama her yerde, gelişi güzel yapılmaz.
Zina yasak olduğu gibi zinayı teşvik, "zinaya yaklaşma" dahi yasaktır. Kadınlar süslenmiş ve müşterilere arzedilmiş vitrin malı gibi "müteberric" sokaga dökülmemişlerdir.
Kısaca, nice milletleri tarihe karıştıran zinaya giden bütün yollar kapalıdır. Öyle ise genelevler Müslümanların bir meselesi değildir. Ama denebilir ki, Türkiye bir Islâm ülkesidir ve halkının çoğunluğu Müslümandır ve şu andâ bu, Müslümanların da problemleridir. Buna göre bu konuda Müslümanların şu andaki tavırları ve konumları da belirlenmelidir:
İslâm, genelevlerin açılmasını tasvip etmez ve buna cevaz vermez, çünkü:
1. İnsan Allah`ın yarattığı en şerefli varlıktır. Mü`min olsun olmasın, xx` sayılıp kazânca konu yapılamaz.
2. Zinâ İslamın kesinlikle yasakladığı fîillerden olduğu gibi, "ırzın muhafazası" da Islâmda korunması hedeflenen beş temel haktan biridir (zaruriyyet). Hastalıkların sirayetine engel olmak gibi ikinci derecede bir ihtiyaç (hacıyyat) buna gerekçe gösterilemez.



GERÇEK PİSLİKLER DE KABA VE HAFİF OLMAK ÜZERE İKİYE AYRILIR

Kaba pislikler:

Kan, çocuk da olsa insanın dışkısı ve idrarı, eti yenmeyen hayvanların dışkısı, idrarı ve salyası, insan bedeninden çıkmakla, abdesti bozan irin ve benzerleri, şarap, kaz, ördek ve tavuk dışkısı, eşek, katır ve fare idrarı, kendiliğinden ölen (murdar) hayvanın leşi ve derisi... gibi şeylerdir.

Hafif pislikler ise:

Atın ve eti yenen hayvanların idrarı ve eti yenmeyen kuşların dışkısıdır.

Kaba ve hafif pislik arasındaki fark, namaza engel olmaları söz konusu olduğunda anlaşılır. Namazın şartlarından biri de, namaz kılanın üstbaşının temiz olmasıdır. Ancak pisliklerden en ince zerresine kadar sakınmak güç olduğundan çok az miktarları bağışlanmış ve namaza engel sayılmamıştır. Işte bu ölçü, kaba pisliklerde daha az, hafif pisliklerde daha fazladır. Meselâ bir dirhem (yaklaşık 3 gram) ya da bir el ayasını ıslatacak kadardan az kaba pislik, her nasılsa insan üzerinde bulunmuşsa, bu onun namazına engel olmaz. Hafif pislikte ise bu ölçü, elbiseden her organa düşen kısmın dörtte biri kadardır. Yani hafif pislik dediklerimizden meselâ kolumuzdaki elbisenize bulaşsa, elbisenin kolunun dörtte birinden fazlasına bulaşmadıkça namaza engel olmaz.

Pislikler ayrıca görülen ve görülmeyen diye de ikiye ayrılır.

Kan ya da dışkılar gibi görülen pislikler, pisliğin kendisinin giderilmesiyle, idrar gibi görülmeyen pislikler ise bulaştığı yerin su ile üç defa yıkanıp her seferinde iyice sıkılmasıyla, sıkılan cinsten değilse, her seferinde kuruyana kadar bekletilmesiyle yok edilmiş olur.

Dört şey, pis sanıldığı halde temizdir. Balık kanı, eti yenen kuşların dışkışı, eşek ve katır tükrüğü, eti yenen hayvanların ölmüşlerinin sütü ve peynir mayalıkları.

Yaş ve pis bir elbisenin üzerine, temiz ve kuru bir elbise konsa, ya da aksi yapılsa, kuru olana, sıkılınca damlayacak kadar yaşlık geçmişse, temiz olan da pislenmiş olur. Az bir nemlik geçmişse birşey gerekmez.

Pisliğin yıkanılmasıda ince araştırmaya gerek yoktur. Meselâ kilotuna bir kaç damla idrar düşen ve kuruyan kimse, düştüğü yeri bilmese bile, kuvvetle zannettiği bir yerini yıkamasıyla temiz olur.

Pislikleri, ya da pislenen şeyleri temizleme yolları bazı fıkıh kitaplarında yirmibire kadar çıkartılır. Bunların en önemlisi su ile yıkamaktır. Gül suyu ve sirke de bu konuda su gibidir. Ancak et suyu, zeytinyağı ve süt gibi sıvılar temizleyici değildir. Su ile yapılan temizlemeye, yıkamakla temizleme adı verilir.

Su ile yıkamakla temizleme dışındaki temizleme yolları şunlardır: Silmekle temizleme; ayna, cam, porselen v.b. gibi pürüzsüz, parlak ve pislik çekmez yüzeyler için kulanılır ve pis olan bu tür yüzeyler iyice silinirlerse temiz olmuş olurlar. Kurumakla temiz olma; yeryüzü ve ona bitişik şeyler için bir temizleme; ya da temizlenme yoludur. Tahta gibilerden yontmakla temizleme; başkalaşım ile temiz olma, tuzlaya düşen leşin tuzlaşması gibi. Toprak gibileri kazmakla temizleme, deriyi tabaklamakla temizleme, şarap için, sirkeleşme ile temiz olma, derisi tabaklanabilen hayvanların derisini, o hayvanları şer`î usule göre boğazlamakla temizleme, yine şarap için sirkeleştirme ile temizleme, elbisede kurumuş menî için ovalayarak temizleme, ayakkabı ve mest gibi şeyleri yere sürtmekle temizleme, içinde pis su bulunan küçük bir havuza suyun bir taraftan girmesi ve öbür yandan çıkmasıyla temiz olma, pis kuyunun suyunun çekilmesiyle temiz olması. Neresi pis olduğu bilinmeyen bir şeyi kısmen tasarrufla temizleme, yarısından azı pis olan pamuğun hepsini aletle atmakla temizleme, kuyunun suyunu boşaltmakla temizleme, yakmakla temizleme, içerisine pislik damlayan pekmez, süt ve bal gibi şeyleri su ilâve edip kendi ölçüsüne ininceye kadar üç defa kaynatmakla temizleme, yağ yumağı gibi katı ve yumuşak şeylere bulaşan pisliği oyarak temizleme.

Bir şeyin temiz olması demek ille de o şeyin yenebilir ya da içilebilir olması demek değildir. Aksine temiz olan bir şey yenen ve içilen bir madde ise, yenilebilir ve içilebilir, böyle bir madde değilse, yani toprak ve gazyağı gibi yenilip içilemeyen bir madde ise, elbiseye bulaşırsa namaza mani olmaz, yenecek maddelere bulaşırsa onu pisletmez, yenmesini engellemez demektir.

Pisliğin izini gidermede; sabun, deterjan ve benzeri temizleyicilere ihtiyaç duyuracak kadar azı bağışlanmıştır, böyle bir temizleyici bulamadığı takdirde su ile çıkan kadarını temizlemesi yeterlidir.

Pis olan bir madde ile üç özelliğinden; yani renginden, kokusundan ve tadından biri değişen akarsu ve akar olmayan çok su, kaplarda ve depolarda bulunan ve üç özelliğinden birini değiştirmese bile, içine pislik düşen az su, hem pis olur hem de temizlemede kullanılmaz. Meselâ şehirlerde evlerdeki musluklardan akan su, rengi ve tadı değişmemekle beraber lağım koksa, ya da kokusu ve tadı değişmemekle beraber kan rengine bulansa, o su pis olur. Onunla abdest alınıp yıkanılmayacağı gibi, onunla yıkanan elbise ile de namaz kılınamaz. Onunla pişirilen yemek yenmez. Büyükçe havuzların ve göllerin sularıyla, akan nehirlerin ve çayların suları da böyledir.

Suyun üç özelliğinden biri temiz bir maddeyle değişse, meselâ suya toprak karısıp suyu bulandırsa su pis olmaz. Temizlemede ve içmede kullanılabilir.

Pis olmadığı halde temizlikte kullanılamayan sular da vardır. Bunlar abdest ve gusulde kullanılan sulardır. Yani insanın organları ve bedeni ne kadar temiz olursa olsun, gusulde ve abdestte kullandığı su, meselâ biriktirilse, onunla artık ne abdest alınabilir ne de içmede kullanılabilir. Ancak, yıkadığı organlarda başka pislikler yok idiyse, o su pis olmayacağı için meselâ, insanın elbisesine sıçrasa namaza, yiyeceklere sıçrasa yemeye engel olmaz. Böyle sulara "temiz olan fakat temizlemeyen sular" denir.

Şer`an pis sayılan bir şey bulaştığı için yenmesi haram olan yiyecek ya da içecekler hayvanlara da yedirilip içirilemez.


GERDEK GECESİ

Evlenmiş karı ve kocanın ilk defa bir araya geldikleri gece. Bu buluşmanın özelliği, kadın ve erkek için daha önce bilinmesi mümkün olmayan maddî ve manevî mahremiyetin ortadan kalkmasıdır. Çünkü o geceden önce, ayrı dünyalarda yaşayan iki insan, birbirlerine yaklaşarak aynı hayatı paylaşma durumuna gelmişlerdir. Bunun da ötesinde, aile olarak belirli hak ve görevleri "fiilen yaşama" olayını başlatmışladır.

Gerdek gecesini, sadece cinsî yönden iki farklı cinsin birbirlerini tanıması olarak görmemek gerekir. Bu beraberlik aynı zamanda, manevî ve hissî bir bütünleşmenin de başlangıcı olmaktadır. Olgunluk seviyesine gelen iki gencin, ondan sonraki hayatları belirli bir ölçü ve plan dâhilinde sürecektir. Bu bakımdan gerdek gecesi; son derece ciddî ve ağır sorumluluklarla dolu bir hayatın başlangıçanıdır. Tek kelime ile bir planlama kararının verileceği zamandır. Iki çift, paylaşacakları hayatta birbirleri için düşündüklerini açıkça anlatacak ve karşılıklı olarak yekdiğerinden beklediği tavır ve davranışları konuşacaklardır.

Gerdek, Islâmî bir olaydır.

Çünkü gerdek olayında gözümüze çarpan olağanüstü durum, kadın ve erkeğin meşrû ölçüler içerisinde biraraya gelmesi ve evlilik gibi büyük bir hadisenin düşünülüp, tartışılarak gerçekleştirilmesidir.

Gerdek olayında, birbirlerini uzaktan tanıyan iki çiftin yakın bir temas ile ve ciddî bir ortamda karşısındakıni ölçülü bir şekilde değerlendirmesi sözkonusudur. Çünkü evlilik ile yeni bir hayata başlangıçta, karşıdaki insan, bütün özellikleri ile tanınmak durumundadır. Islâmî mahremiyetin olmadığı durumlarda ve günümüz gibi kadın-erkeğin birbiriyle ölçüsüz ve gayrî ciddî bir biçimde biraraya gelmesi hâli, gerdek olayına gerek duyurmamaktadır. Çünkü olayda ne bir mahremiyet, ne de geleceğe dönük ciddî bir hesap bulunmaktadır. Taraflar; ya kendilerini bekleyecek akıbetlerden habersizdirler veya biraraya gelişlerinde sadece "cinsel tatmin" ağır basmaktadır.

Dolayısıyle bazan bu tür gayrî meşrû ilişkilerde "evlilik" gibi bir müesseşeye bile ihtiyaç duymayan insanlar görülmektedir. Tabii ki bu tür ilişkilerin sonu, büyük acılar ve felâketlerle bitmektedir.

Islâm`daki evlilik, cinsî duyguların dinî bir program çerçevesinde ve beşerî aşkın en temiz özellikleri ile biçim kazanmasıdır. Elbette ki bu temiz ve saf beraberlik, gerdek gecesi gibi başkalarının malûmu olmayan ruhî ve bedenî birlikteliğe ihtiyaç duyacaktır.


GİYABİ CENAZE NAMAZI KILMAK CAİZ MİDİR?

Uzak veya yakın bir memlekette vefat eden kimse için gıyabi cenaze namazı kılmak hususunda ihtilaf vardır. Hanefi ve Malıki mezhebine göre caiz değildir. Şafii ve Hanbeli mezheplerine göre caizdir. Çünkü İslamiyetle müşerref olan Habeşistan Kralı Necaşi vefat ettiğinde Peygamber (sav) O`nun üzerine gıyabi cenaze namazını büyük bir cemaatle kıldırdı. Ebu Hureyre`den rivayet edilmiştir: Necaşi`nin vefat ettiği günde Peygamber (sav) ölüm haberini verdi ve cemaati müsallaya çıkartıp onları saflar haline getirdi ve dört tekbir aldı (Buhari-Müslim).


GIYBET

Bir kimsenin gıyabında hoşlanmayacağı bir söz söylemek, çekiştirmek; meydanda olmama, kaybolma hâli.

Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir deyimle, kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir şeyi, din kardeşimiz hakkında arkasından konuşmamız anlamına gelir. Halk arasında dedikodu, gıybet ile aynı anlamda kullanılır.

Gıybet, insan veya insanla ilgili birtakım şeyler üzerinde olur. Kişinin bedeni, nesebi, ahlâkı, işi, dini, dünyası, elbisesi, evi, bineği... dedikodu konusu olabilir. Gözün şaşılığı, saçların döküklüğü, uzun veya kısa boyluluk, siyah veya sarı renkte olmak... Bunlardan alaylı bir şekilde bahsedilmesi sözkonusu kişinin kalbini kırar.

Kur`an ve Sünnet, gıybeti yasaklamıştır: "Bir kısmınız diğerlerinizin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi?" (el-Hucurat, 49/12); "Gıybet, kardeşini hoşuna gitmeyecek şekilde anmandır" (Tirmizî, Birr, 23; Dârimî, Rikat, 6; Mâlik, Muvatta, Kelâm,10; Ahmed b. Hanbel, II, 384, 386).

Başkalarına kardeşinin ayıplarını anlatmak onun hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek demek olduğundan, ancak dil ile söylemek haram olmuştur. Kaş-göz işareti yapmak, imâ, işaret ve yazı gibi gıybet anlamı ifade eden her hareket de gıybettendir. Meselâ elle birisinin uzun veya kısa boyluluğuna işaret etmek, bir şahsın ayıpları hakkında yazı yazmak gıybettir. Gıybeti tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. Diliyle gıybetçiye karşı duramayanın kalbiyle inkâr etmesi gerekir. (İmam Gazzâli, Zübdetü`l-İhya, Trc: Ali Özek, İstanbul 1969, 362, 363). Allah Resulu şöyle buyurur: "Bir kimse yanında hakarete maruz kalan bir mümine gücü yettiği halde yardım etmezse, Allah o kimseyi kıyâmet gününde insanların önünde rezil eder" (Tebarâni).

- "Her kim gıyabıda kardeşinin kusurlarını söyletmezse, kıyâmet gününde Allah da onun kusurlarını örtmeyi tekeffül eder" (İbn Ebi`d-Dünya).

- "Ey kalbiyle değil, sadece diliyle iman edenler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız. Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa Allah do onun kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa onu evinin içinde bile olsa rezil ve rüsva eder (Ebû Dâvud, İbn Ebî Dünya).

İslam dininde kardeşlik olgusunun, "Müminler ancak kardeştir. İhtilaf ettikleri zaman, iki kardeşinizin arasını düzeltin; ve sakının ki, merhamet olunasınız" (el-Hucurat, 49/10) ilâhi buyruğu ile kurulmuş olması, İslâm toplumunu bu iman kardeşliği üzerinde yükselen güçlü bir toplum yapmaktadır. Böyle bir toplumda gıybet yoktur. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s)`in buyurduğu gibi, "Mümin müminin aynasıdır. Mümin iki el gibidir, birisi diğerini temizler." Bu ölçüler, toplumu fitne ve bozgunculuktan uzak tutar.

Gıybetin sebepleri:

1. İntikam duygusunu tatmin,
2. Arkadaşlara muvafakat,
3. Gösteriş ve büyüklük; başkalarını küçültme, kendini büyütme,
4. Kıskançlık,
5. Hoşça vakit geçirmek, güldürmek için başkalarının ayıp ve kusurlarının ortaya serilmesi,
6. Küçük düşürmek için alay (Gazzâlî, İhyâu Ulûmiddin, Trc: Ali Arslan, İstanbul 19`72; VI, 522 vd).

Gıybetten korunmak için kişinin öncelikle kendi kusurlarıyla uğraşması gerekir. Şuralarda gıybet câizdir:

1) Haksızlık karşısında: "Hak sahibinin söz hakkı vardır" (Buhârî, Müslim).

2) Fetva istemede: Utbe kızı Hind, Resulullah`a gelerek kocası Ebû Süfyan`ı cimriliğiyle, çok az nafaka bırakmasıyla çekiştirmiş ve kocasının malından haberi olmadan alıp alamayacağını sormuştu. Allah Resulu de "Sana ve çocuğuna yetecek miktarda, iyilikle al" buyurdu.

3) Bir kimseyi kötülükten menetmek:

4) Kişiyi meşhur olan lakabıyla anmak.

5) Kişinin fısk-u fücûrunu alenen yapması, yaptıklarından dolayı gurur duyması, yaptıklarının söylenmesinden dolayı üzüntü duymamasıdır. Yaptıklarıyla övünmesi yüzünden onları anmak gıybet sayılmaz.

Gıybetçinin günâhtan kurtulması için pişmanlık duyması, tövbe etmesi, gıybetini yaptığı kimse ile helâlleşmesi gerekir. Gıybeti yapılan da merhametli davranır, affeder. Düstur: "affa yapış(mak), iyiyi emret(mek), cahillerden uzak ol(maktır) (el-A`râf, 7/ 199).


GÖRÜLEN VE GÖRÜLMEYEN PİSLİKLER

Görülen; dışkı ve kan gibi gözle görülen ve aynî varlığı olan pisliklerdir. Bir defa da olsa kendisinin yok edilmesi ile temizlenmiş olur.

Görülmeyen pislik ise sidik gibi kuruduktan sonra varlığı gözle görülemeyen pisliktir. Temizlenmesi yıkayanın temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkaması ile olur. Vesveseli kimse için yıkama sayısı üçtür. Zahiru`r-rivayeye göre her defasında sıkmak da gerekir. Çünkü pisliği çıkaracak olan sıkmadır.

Temizleme Şekil ve Yolları: Temiz olmayan şeyler: temizlemek için özelliklerine göre çeşitli yollar vardır.

1. Su ile yıkamak: Su, hem pisliği temizleme ve hem de abdest ve gusülde kullanılma bakımından asıl temizleyicidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Sizi temizlemek için Allah gökten su indiriyor" (el-A`râf; 7/11); "Biz gökten temizleyici su indirdik" (el-Furkân, 25/48). Temizlik için kullanılacak su, yağmur, kar, nehir, göl, deniz, kuyu, pınar ve sel sularının toplandığı gölet suları olabilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Su, temizdir. Onu tadı, rengi veya kokusu değişmedikçe dışarıdan bir şey kirletmez" (Buhârî, Vüdû`, 67). Yine Allah elçisi, Esmâ binti Ebî Bekir`e elbisesini hayızdan nasıl temizleyeceği konusunda; "Ovalar sonra da su ile çitiler" buyurmuştur (Buhârî, Vüdû`, 63; Müslim, Tahâre, 110; Ahmed b. Hanbel, VI, 134, 346).

Hanefilerde tercih edilen görüşe göre hakikî pislikler gül suyu, sirke, meyve ve bitki suyu gibi normal su dışındaki sıvılarla da temizlenebilir. Hanefîler su dışındaki temizleyici sayısını yirmibire kadar çıkarmışlardır. Diğer mezhepler bunların bazılarında Hanefilerden farklı görüşe sahiptirler. Ancak su dışındaki sıvılarla abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Bu konuda görüş birliği vardır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 83-87; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 133-138; İbn Âbidin, a.g.e., I, 284 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 60 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 24 vd.).


GÜBRE İÇİN YAPILAN MASRAF DÜŞÜRÜLMEDEN Mİ YOKSA DÜŞÜRÜLEREK Mİ TOPRAK MAHSULLERİNİN ZEKATI VERİLİR?

İslam dini fakir ve müstehakları koruduğu gibi emek ve mal sahibini de korur. Bunun için arazi, ağır masraf yapılmamasından yağmur, çay, nehir gibi sularla sulanırsa mahsulün onda biri öşür -zekat- olarak verilir. Dolap ve motor gibi şeylerle sulanırsa masrafı ağır olduğundan zekatı yirmide bir olarak verilir. Bütün fıkıh kitapları bu meseleyi açıkladıkları için malümdür.

Ancak gübre meselesinin durumu açık değildir. Hanefi mezhebine gübreden dolayı zekatın miktarı değişmez. Çünkü bu mezhebe göre tohum, amele ücreti ve sair masraflar düşürülmeden toprak mahsullerinin zekatı verileceği gibi gübrenin su mesabesinde olduğunu ifade eden hiç bir ibareye rastlanmamıştır. Fakat Şafii mezhebine göre gübre meselesi Remli`nin ifadesinden de anlaşıldığı gibi değişik bir durum arzetmektedir. Çünkü gübre araziye değil, ekine fayda verip neşvünemaya yardımcı olduğundan su mesabesinde görünüyor. Remli, özet olarak şöyle diyor: Tarla için açılan kanallara yapılan masraf nazarı itibara alınmaz. Yani mahsulün onda biri zekat olarak verilecektir. Çünkü kanallar ekin için değil, tarla içindir. Kanallar hazırlandıktan sonra su kendiliğinden tarlaya varabilir. Fakat deve ile su taşıyıp sulamak böyle değildir. Burada yapılan masraf ekin içindir.

Yukarda serdedilen bu ibareden anlaşılıyor ki, tarla için değil, ekin için yapılan masraf zekatın durumunu değiştirir Dolap ve motor ile sulanan araziden elde edilen mahsulün yirmide biri, ekinin yetişme müddetinde yarısı motor veya dolap, yarısı da yağmurla olursa onbeşte biri, zekat olarak çıkarılacağı gibi yağmur suyuyla sulanan arazi gübrelendiği takdirde en az yüzde yüz farkettiği için zekatın onbeşte biri nisbetinde verilmesi gerekir. Çünkü neşvünema bu her iki unsurdan kaynaklanıyor.


GÜMÜŞ VEYA ALTINDAN EV EŞYASININ TİCARETİ VE İMALİ HAKKINDA İSLAM`IN HÜKMÜ NEDİR?

Gümüş veya altından ev eşyasının ticareti ve imalı hakkında ihtilaf vardır. Hanefi mezhebine göre kullanmamak şartıyla altın ve gümüşten kab, kaşık, bıçak ve benzeri şeyleri alıp evde bulundurmakta beis olmadığı gibi ticaretini yapmakta da beis yoktur (İbn Abidin).

Şafii mezhebine göre kullanmadan altın ve gümüşten imal edilmiş olan kab, kaşık ve benzeri ev eşyasını evde bulundurmak ile ticaretini yapmak hakkında iki görüş vardır. Bir görüşe göre kullanılması caiz olmadığı gibi onu imal edip ticaretini yapmak ve evde bulundurmak da caiz değildir. Diğer görüşe göre imal ve ticaretini yapıp evde bulundurmakda bir sakınca yoktur (el-Mühezzeb).


GÜMÜŞ YÜZÜK

Erkeklerin gümüş yüzük takınması icmâ ile caizdir. Abdullah Ibn Ömer der ki: Resulullah (s.a.s.) gümüşten bir yüzük edindi. Bu yüzük onun elinde idi. Sonra Ebû Bekir`in, ondan sonra Ömer`in ve ondan sonra Osman`ın elinde bulundu. Nihayet Hz. Osman zamanında Eriş kuyusuna düştü. Üzerinde Muhammedûrresulullah yazılı idi (Müslim, Libâs, 54).

Yine Ibn Ömer (r.a.) şöyle der: Peygamber (s.a.s.) attın bir yüzük edindi. Sonra onu bıraktı. Bilahere gümüşten bir yüzük edindi ve onun üzerine "Muhammedûrresulullah" nakşettirdi ve "Benim bu yüzüğümün nakşı üzerine kimse nakış yapmasın" buyurdular. Onu taktığı vakit, taşını avucunun içine çevirirdi. Muaykib (r.a.)`den rivayet edilen hadise göre Eriş kuyusuna düşen yüzük odur (Müslim, Libâs, 55).

Peygamber efendimiz, gümüş yüzüğü aynı zamanda mühür olarak kullanmıştır. Enes b. Mâlik şöyle der: Hz. Peygamber (s.a.s.), Kisra (Fars Imparatoru), Kayser (Rum Imparatoru) ve Necâşî (Habeşistan Kralı)`na, onları imana davet için mektup yazmak istedi. Kendisine, "Onlar mühürsüz mektup kabul etmezler" denilince gümüşten halka bir yüzük yaptırdı ve üzerine "Muhammedûrresulullah" cümlesini nakşettirdi (Müslim, Libâs, 58).

Ulemâ, Resulullah (s.a.s.)`in yüzük taşının akik veya göz boncuğundan olduğunu söylemişlerdir (Bunların ikisi de Habeşistan ve Yemen`den çıkarılır). Bazen de kara taşlı bir yüzük taşımıştır. Ayrıca Peygamber Efendimiz yüzüğünü bazen sağl bazan da sol elının küçük parmağına takıyor ve taşını avuç tarafına çeviriyordu. Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle der: Resulullah (s.a.s.) sağl eline gümüş yüzük taktı. Yüzükte Habeşistan`dan gelmiş bir taş vardı. Yüzüğün taşını avuç içine çevirirdi (Müslim, Libas, 62). Başka bir riveyette de sol elının küçük parmağına işaret ederek "Peygamber (s.a.s`in yüzüğü şunda idi" diyor (Müslim, Libâs, 63).

Hz. Peygamber, yüzüğün orta parmakla ondan sonra gelen parmağa takılmasını yasak etmiştir. Hz. Ali (r.a.), orta parmağıyla ondan sonra gelen parmağa işaret ederek "Resulullah (s.a.s.) beni şu veya bu parmağıma yüzük takmaktan alıkoydu"

Hattabî, gümüş yüzük takmanın erkeklere ait bir prensip olduğunu dolayısıyla bana takmanın kadınlar için mekruh olduğunu söylemişse de, Nevevî bunu kabul etmemiş ve "Hattâbî`nin söylediği zayıf veya bâtıldır, aslı yoktur, doğrusu kadının gümüş yüzük takmasında kerâhet olmamasıdır" demiştir (Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, IX, 457)

Bu konuda fıkıh kitaplarındaki açıklama genellikle şöyledir: Kadın ve erkeklerin gümüş yüzük takmaları caizdir. Kadı, Sultan ve benzeri, yüzük kullanmaya ihtiyacı olanlar için sünnettir (Eskiden yüzüğü mühür olarak kullanıyorlardı). Ihtiyacı olmayanların takmaması daha faziletlıdır. Sünnet olan, yüzüğün ağırlığının üç gram veya daha az olması ve erkek için taşını avucun içine çevirmesidir. Kadınlar ise böyle yapmazlar. Çünkü yüzük onlar için zinet (süs)tür; erkekler içinse süs değildir. Yüzüğün taşını akik ve yakut gibi kıymetli taşlardan yapmak ve üzerine kendi ismini veya Allah`ın ismini yazmak caizdir. Ancak Allah`ın ismi yazıldığı takdirde helaya giderken yüzüğün ya çıkarılması veya sağl ele takılması gerekir (bk. Abdullah b. Mahmud, el-Ihtiyâr, IV,159; bk. Davudoğlu, a.g.e., IX, 457, Aynî`den naklen).

Hulefâ-i Râşidînin de gümüş yüzükleri vardı ve üzerindeki yazılar şöyle idi: Hz. Ebu Bekir: Allah ne iyi kudret sahibidir; Hz: Ömer: Vaiz (nasihatçı) olarak ölüm yeter; Hz. Osman: Ya belâ ve musîbete sabredeceksin veya pişman olacaksın; Hz. Ali: Mülk Allah`a aittir.

Imam Ebû Hanife`nin yüzüğünde ise: Ya hayrı (iyiyi) konuş veya sus; Imam Ebû Yusuf`unkinde: Kendi hissiyle hareket eden pişmanlık duyar; Imam Muhammed`inkinde: Sabreden başarıya ulaşır; Sabreden derviş muradına ermiş ibareleri yazılıydı (bk. Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, IV,288).


GÜNEŞ ENERJİSİYLE ISITILAN SUYLA, AÇIKCA KALAN VEYA BİR KAPTA GÜNEŞLE ISINAN SU ARASINDA FARK VAR MIDIR? GÜNEŞ ENERJİSİYLE ISITILAN SU İLE ABDEST ALMANIN VE GUSLETMENİN HÜKMÜ NEDİR? VARSA MAHZUR VE ZARARI NEDİR?

Demir, tunç ve bakır gibi madeni kaplarda ve sıcak memleketlerde güneş enerjisiyle ısıtılan suyla abdest almak ve gusletmek mekruhtur. Çünkü Hz. Aişe bir gün Hz. Peygamber(sav) için güneşte su ısıttı. Bunun üzerine Peygamber(sav): "Ey Humeyra (Hz.Aişe`nin lakabıdır) öyle yapma. Çünkü o alaca hastalığına sebebiyet verir" buyurdu.

Fıkıh alimleri bu hususta şöyle diyorlar. Madeni bir kapta sıcak bir memlekette güneş enerjisiyle su ıstılırsa güneşin etkisiyle o kaptan küçükce parçalar kopup suya karışır, kullanıldığı zaman vücutta mesameleri çağaltır ve vücut hava alamaz bir hale gelir. Böylece vücudun her tarafında dolaşan kan kirlenip bozulur ve hastalık meydana gelir. Fakat su altın, gümüş, ağaç, cam ve topraktan yapılmış çanak gibi kaplarda veya göl ve havuzda veyahut sıcak olmayan bir memlekette güneş enerjisiyle ısıtılırsa onu abdest ve gusülde kullanmakta bir sakınca olmadığı gibi madeni kaplarda ve sıcak memleketlerde güneşte ısıtılan suyun abdest ve gusülde değil, çamaşır yıkamak gibi şeylerde kullanılmasında da beis yoktur.

Günümüzde güneş enerjisiyle su ısıtılması ise:

Fıkıh kitaplarının hepsinde değil, sadece bir kaçında abdestin âdâbı bahsinde güneşte ısıltılmış suyla abdest almak (tenzihen) mekruh görülmüştür. Demek ki, güneşte ısıtılmış suyu kullanmak sadece tenzihî şekilde mekruhtur. Yâni helâle yakın mekruhtandır. Abdestin âdâbı bahsinde yer almış olması da mekruhun harama yakın cinsten olmadığını göstermektedir.

Bunu böylece tesbit ettikten sonra gelelim güneşte ısınmış suyun mekruhluğunun sebeblerine:

Fethu'l-Vehhab gibi değerli eserde özet olarak deniyor ki:

— Bu suyun mekruh olabilmesi için kabın paslanıp okside olacak vasıfta olması gerekir. Ayrıca sıcaklığın şiddeti de Arabistan sıcaklığı derecesinde bulunması lâzım gelir. Bu takdirde tez paslanıp hemen okside olan kablara te'sir eden şiddetli sıcaklar, suyun vasfını bozar, zararlı hale getirebilir. Miskinlik denen alacatenlilik hastalığını doğurabilir."

Diğer eserlerde de aşağı yukarı benzeri izahla işlenmiş olan mes'ele, güneş enerjisiyle ısıtılan suya şâmil değil gibi görünmektedir. Zira ülkemizdeki güneş enerjisi sıcak ülkeler gibi yakıcı değildir. Ayrıca güneşin ısısı önce camlara, sonra okside olmayan borulara geçmekte, alacatenlilik hastalığına sebeb olacak vasfa suyu sokmamaktadır.

Demek oluyor ki, güneş enerjisiyle ısıtılan suda korkulacak sıhhî bir mahzur yoktur. Varsa bunu günümüzün inkişaf etmiş tıbbı tesbit edip ilân etmesi gerekmektedir.

Dinî açıdan bir mahzur olsa da bunun derecesi sadece âdâba aykırılıktan ibarettir. Bu da büyük bir mahzur değildir, demek yanlış olmasa gerektir.

Ahmet Şahin – Fetvalar – 8. baskı, s: 108


GURBETTE VEFAT EDEN KİMSENİN CENAZESİNİ MEMLEKETİNE GETİRMEK CAİZ MİDİR?

Gurbette vefat eden kimsenin cenazesini memleketine götürmek hususunda ulema arasında ihtilaf vardır. Şafii mezhebine göre, cenazeyi bir yerden başka bir yere götürmek caiz değildir. Vefat nerde meydana gelirse cenazeyi orada defn etmek gerekir.

Hanefi mezhebine göre ise toprağa verilmiş ise mezarı kazıp onu götürmek caiz değildir. Ama toprağa verilmeden önce cenazenin bir yerden başka bir yere taşınışında bir sakınca yoktur.

Defnedildikten sonra kabri nakletme konusuna gelince:

Kabirleri başka yere nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkça caiz görülmemiştir. Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile yine bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü İslâm'da, ölülerin hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.

Ancak su basması, yol geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere nakletmek caizdir.

Cenaze, kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra, artık cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah'a teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret bulunmadıkça kabrin açılmaması gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya gasbedilmiş bir elbise ile gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf'a yoluyla mâlik olması, zaruret hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi veya elbise sahibinin isteği üzerine kabir açılır. Elbise alınınca kabir kapatılır, ya da cenaze bu mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde mülk sahibi toprağı düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse elbisenin kıymetini alabilir.

Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça kabri açılarak yerine başkası defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için başka bir yer kalmamışsa bu taktirde kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni gömülecek olan ölü arasına toprak vb. şeyler engel olarak doldurulur ve kabir kapatılır.

Zaruret bulunmadıkça iki ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez. Zaruret olursa, aralarına toprak gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı caiz olur. Nitekim Uhud şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen babam, başka bir şehit olan Amr İbnü'l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü. Babamı bu şekilde başkası ile bir kabirde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım. Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki gibi taze bir halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm ".

İslâm ülkesinde bulunan zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler) kabirleri de, müslüman kabirleri gibi koruma altındadır. Onlara hayatlarında eziyet edilmesi haram olduğu gibi, ölümlerinden sonra da kemiklerinin kırılması, kabirlerinin dümdüz edilmesi yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların yeni ele geçirdikleri bir yerde, ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabirleri açmak, kemiklerini kaldırıp, burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak gibi başka bir amaçla kullanmak mümkün ve caizdir (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul 1984, II 233-246; el-Fetevâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 259-267).


GURUR-GURURLU

Büyüklenme, kibir, ucub. Hakkı çiğneyen, insanları küçük gören, kişinin hâli. Kendini yüksek ve değerli tutan. Kendini başkalarından üstün; başkasını ise aşağı görme hastalığı.

Övünme, şeref anlamlarında da kullanılır.

Kibir, kişinin kendisinde bulunan ilim, mevkî ve doğruluk gibi hususiyetleri başkasından üstün görmesidir. Bu, Allah`ın kızgınlığına, insanların hoşnutsuzluğuna sebep olduğu için sahibini felâkete götüren bir hastalıktır (et-Tâc, V, 31).

İnsan ruhunun arındırılması gereken kötülüklerden biri olan kibir, Râğıbu`l-İsfahânî`ye (Ö. 503/1109) göre, "Kendini beğenen insanın, bu isteğini nefsine tahsis ederek, kendini başkalarından daha büyük görmesidir" (Rağıbu`l-Isfahânî, el-Müfredât, s. 421). Kibir, tekebbür ve istikbâr birbirine yakın manada kullanılmışlardır.

İmam Birgivî (Ö. 981/1573) kibir için, "Kalbin hastalıklarındandır; kendini yüksekte görerek, karşısındakinin üstünde saymaktır; zıddı zaaftır" (Birgivî, et-Tarîkatü`l-Muhammediyye, s. 68 vd.) demiş, bazı ayet-i kerîmelerle kibri tanıtmaya çalışmıştır. Kur`an-ı Kerîm, kibiri, kibirden türeyen davranışları açıklamış, kibir ve örneklerini teşhir ederek zararlarını belirtmiş, ondan kaçınmanın ahlâkî bir zaruret olduğunu ortaya koymuştur:

"Meleklere, Âdem`e secde edin` demiştik. İblis müstesna hepsi secde ettiler. O kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu" (el-Bakara, 2/34).

"Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar bütün ayetleri görseler yine de inanmazlar; doğru yolu görseler, yol olarak benimsemezler... (el-A`râf, 7/146).

"Allah büyüklük taslayanları sevmez" (en-Nahl, 16/23).

Kibir, önce kişinin inanç dünyasına tesir ederek, hak ve doğruya inanmasına engel olur, Allah`ın birliğine, peygamberlere ve âhiret gününe inanmayanların inançsızlığa kibir yüzünden sürüklendikleri anlaşılmaktadır (en-Nahl,16/22; es-Sâffât, 37/35; el-Bakara, 2/87; el-A`râf, 7/75-76, 88; Nûh, 71/7; Yunus, 10/75; el-Mü`minûn, 23/27, 46-47).

Kibir, ferdin Allah`a kul olma ve ona itaat etme görevini engelleyen davranış olduğu için Kur`an bunun neticesine şöyle işaret eder:

"Kim, Allah`a kulluktan, O`na ibadetten çekinir ve büyüklenirse, bilsin ki, (Allah) kıyamette herkesi huzurunda toplayacaktır" (en-Nisâ, 4/172).

Çünkü Allah, zatına dua ve ibadet edilmesini istemekte; büyüklenerek kaçınanların, "küçülmüş kimseler olarak" cehenneme gireceklerini (el-Mü`minûn, 40/60) haber vermektedir. Buna karşılık Allah`a ibadette büyüklük göstermeyen melekler övülerek, insanlar da bu harekete teşvik edilmektedir (el-A`râf, 7/206; el-Enbiyâ, 21 / 19).

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Allah şöyle buyurdu: "Büyüklük ve azamet örtümdür. Bu bakımdan bunlardan biriyle kim bana nizaa kalkışırsa, onu ateşe atarım " (Ebû Dâvûd Libâs, 25; İbn Mâce, Zühd, 16; Ahmed b. Hanbel, II, 248).

Allah`ın Resulu (s.a.s.) yüce mertebesinde tevâzu * yönünden insanların en ileride olanıydı. Abdullah İbn Amr der ki: Resulullah`ın, kızıl bir devenin sırtında cemrelere taş attığını, önünde herhangi bir kimsenin dövülüp kovulduğunu ve "yol açınız, yol açınız" denildiğini görmedim. Resulullah (s.a.s.) hastalan ziyaret eder, cenazelerin arkasında gider, kölelerin davetine icabet ederdi. Ayakkabılarım bizzat pençeler, elbisesini yamalar, aile efrâdıyla beraber evinde onların ihtiyaçlarına koşardı.

Bir gün huzur-u saadetine bir adamcağız getirildi. Adam Resulullah`ın heybetinden tir-tir titremeye başladı. Efendimiz (s.a.s.) o adama:

"Canını sıkma! Ben padişah değilim. Ben ancak Kureyş soyundan gelen ve kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum" diyerek o kişiyi teskin etti.

işe vâlidemiz (r.anha), "Ey Allah`ın Resulu, Allah benim canımı sana feda etsin: Yaslanarak ye; çünkü yaslanarak yersen senin için daha kolay olur" deyince, bu ısrarına bir karşılık olarak Resulullah, alnı yere değercesine mübârek başını eğdi ve sonra şöyle dedi:

"Hayır, ben kölenin yediği gibi yer ve kölenin oturduğu gibi otururum."

Büyüklenme üç kısımdır:

a) Cehâlet ve azgınlıktan ötürü bazı kulların kendilerini Allah`tan büyük görmeleri;

b) Peygamber`e karşı, O`nun buyruklarını küçümsemek, O`nu alelâde biri olarak görmek, prensiplerini hafife almak;

c) Etrafında bulunan insanları küçük görüp, kendini büyük görmek.

İnsan ruhunu çeşitli tezahürleriyle körelten zararlarına Kur`an-ı Kerîm`in genişçe bir açıdan baktığı kibir, maddî hayatta zararın ve kaybın sebebidir. Kibir örneklerinde gördüğümüz gibi büyüklenenler henüz dünyada iken, hareketlerinin cezasını çekerek helâk olmuşlardır. Büyüklenme ve çoğunluğa güvenmenin özellikle savaşta acı sonucuna dikkati çeken Kur`an, Huneyn muharebesindeki durumu şöyle anlatmaktadır: "O vakit, Huneyn`de çokluğunuz size güven vermişti de, bir faydası olmamıştı"(et-Tevbe, 9/25). Şu da var ki ilâhî yardım inananların imdadına yetişti ve Huneyn`de küffâra karşı galip geldiler.

Büyüklenmenin manevî zarar ve kötülükleri, ceza ve azap şeklinde tecelli edecektir.

Şüphesiz kibirlenme insanlığı yokluğa iter. Onun giderilmesi gerekir; fakat bu kuru temenni ile değil, manevî ilâçla ve kibir ağacını kalpten söküp atacak vasıtaları kullanmakla mümkündür. Bu da iki şekilde olur:

a) Asıl ilaç; ilim ve ameldir. Şifa, bu ikisinin birleşmesiyledir. İlim, kişinin kendisini ve Allah`ını bilmesidir. Kibrin giderilmesi için bu yeterlidir. Kişi bildiği zaman bu var olan kâinat içindeki payını; Allah`ını bildiği zaman kibrin ve azametin onun hakkı olduğunu anlar. Kur`an-ı Kerîm bu hususta dikkati çekiyor:

"Canı çıksın insanın, o ne nankördür! Allah onu neden yaratmış? Onu meniden yaratıp merhalelerden geçirerek, ona şekil vermiş, sonra tutacağı yolu kolaylaştırmıştır. Sonra onu öldürür ve kabre koyar" (Abese, 80/ 17: 22).

b) Nesep, güzellik, mal, ilim vb. gibi büyüklenmeye iten sebeplerin gelip-geçici olduğunu düşünerek kendisini bu belâdan kurtarmaya çalışmak.

Allahu Teâlâ bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:

"Însanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini de alçalt. " (Lokman, 31/18). Hulâsâ; gurur ve kibir sâlih ve muttaki bir müslümanda bulunmaması gereken; tevhid ehline yakışmayan en kötü huylardandır. (Ayrıca bk. Kibir).


GUSLÜ GEREKTİRMEYEN HALLER;

Henüz şehvet duygusu oluşmamış ve bulûğa ermemiş çocuğun cinsî yakınlaşmada bulunması. Tenâsül uzvundan şehvetle açık bir sıvı olan mezinin akması. Cinsî bir şehvet duyulmasına rağmen meninin dışarıya çıkmaması. Şehvetten, başka bir şeyden (hastalık, heyecan vs.) dolayı meninin akması, kızın bekâretini gidermeyen cinsî bir yakınlaşma (çünkü kızlık zarı haşefenin sünnet yerine kadar girişini engeller). Bu gibi durumlarda gusül farz değildir.

Gusletmeleri farz olanların, gusülsüz olarak yapmaları caiz olan hususlar da şunlardır:

Zikretmek; tesbih etmek; salât ve selâm getirmek; Kur`an ayetlerini kelime kelime öğretmek; dua maksadıyla Kur`an`dan ayetler okumak: Kelime-i şehâdet getirmek; Kur`an`a bakmak; bitişik olmayan bir kap içerisinde bulunan mushafa dokunmak; uyumak (Cünübün abdest aldıktan sonra uyuması daha iyidir). Cünüp iken yemek yeneceği veya içileceği zaman elleri yıkamak ve ağzı çalkalamak gerekir. Bunların yanısıra, Ramazan`da cünüp olarak sabahlayan kimse veya gündüz uyuyarak ihtilam olan kimsenin orucu bozulmaz.

Cünüb olan kimsenin ise;

Dinî kitaplardan herhangi birini elle tutması ve okuması; elini ve ağzını yıkamadan yiyip içmesi ve eliyle tutmadığı bir kağıda Kur`an ayetleri yazması mekruhtur.

Gusl, Allah`u Teâlâ`nın müslümanlar için emrettiği en önemli maddî-manevî temizlik biçimidir. Cenâb-ı Hak, "Eğer cünüb iseniz yıkanıp temizlenin" (el-Mâide, 5/6) buyurmaktadır. Bu yıkanmanın şeklini de Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi tatbikatıyla bize öğretmiştir. Guslün daha çok manevî bir temizleme aracı olduğu unutulmamalıdır. Çünkü vücudumuzun herhangi bir yerinde görünür bir pislik veya kir-pas olmasa bile cünüb olan kimsenin ibadetlerini yerine getirebilmesi için mutlaka gusletmesi gerekir. Ayrıca gerekli şartları yerine getirilmeyen yıkanma, ne kadar itinalı yapılırsa yapılsın guslün yerine geçmez ve bununla cünüblükten kurtulmak mümkün olmaz. Cünüb olan kimse ilk fırsatta gusletmeye çalışmalıdır. Bu durumda ancak, içinde bulunduğu namaz vaktinin çıkmasına kadar müsaade vardır; daha fazla geciktirnıesi günâh kazanmasına sebep olur.

Guslün vücud için faydalarına işaret eden doktorlar bu hususta şunları söylemektedir: İnsanın başına gusletmesi gerektiren bir hal gelince bütün damarlarda büyük bir sarsıntı olur. Vücutta bir yorgunluk ve gevşeklik meydana gelir. Bu yorgunluk ve sarsıntıyı gidermek için vücudun her tarafını yıkamak lâzımdır. Demek ki; guslü gerektiren hallerde sadece bazı organlar değil, vücudun tamamı yıkanma ihtiyacı hissetmektedir. Çünkü gerek cünüblükte, gerekse hayız ve nifâs hâlinde, başta kalp olmak üzere bütün organlar ve kan dolaşımı, yorgunluklarını, ancak güzel bir boy abdesti ile tertemiz bir zindeliğe terkedeceklerdir. Allah`ın her emrinde olduğu gibi gusül abdestinde de bizim bildiğimiz ve bilemediğimiz daha birçok hikmet ve faydalar bulunmaktadır.


GUSLÜN ADABI

Guslün adabı aynen abdest adabı gibidir.

Gusletmek isteyen kimse önce besmele çekerek gusle niyet eder. Ellerini bileklerine kadar yıkar ve üzerinde yapışıp kurumuş bir şey varsa onları temizler. Sonra herhangi bir pislik olmasa bile avret yerlerini ve uyluklarını yıkar. Sonra sağ avucu ile ağzına bolca su alarak iyice çalkalar; bunu üç defa tekrar eder; oruçlu değilse suyun boğazına ulaşmasını sağlar. Sonra yine sağ eli ile burnuna üç defa su çekerek iyice temizler. Bundan sonra namaz abdesti gibi bir abdest alır. Şayet yıkandığı yere su toplanıyorsa, ayaklan, abdest alırken değil gusülden çıkarken yıkar. Abdest aldıktan sonra, önce başına, sonra sırayla sağ ve sol omuzlarına üçer defa su döker. Her defasında vücudun her tarafını iyice oğuşturur. Hiçbir yerinin kuru kalmaması için dikkat eder. Bunun için saçlarının, sakallarının diplerine, göbeğinin içine suyun ulaşmasını sağlar. Eğer vücudunun bir yerinde, herhangi bir yaradan dolayı ilaç veya sargı varsa ve fazla su bunlara zarar verecekse, bunların üzerinden suyu hafifçe geçirmekle yetinir; bu da zarar verirse sadece eliyle üzerini mesheder.

Cünüb bir kimsenin veya hayız ve nifâs hâlindeki bir kadının bu durumdayken yapması haram olan hususlar, şunlardır:

Namaz kılmak; Kur`an niyetiyle Kur`an`dan bir parça okumak (ancak dua niyetiyle okumak caizdir. Ayrıca Kur`an ayetlerini çocuklara kelime kelime öğretmek, Kelime-i Şehâdet getirmek, tesbih ve tekbirde bulunmakta da sakınca yoktur); Kur`an-ı Kerîm`e ve onun en ufak bir parçasına dokunmak ya da tutmak (fakat bitişik olmayan bir kılıf veya kutu içerisinde ise tutmak caizdir); Kâbe-i Muazzamayı tavaf etmek ve zaruret olmadığı halde bir mescide girmek ve içinden geçmek; Üzerinde ayet yazılı olan bir levhayı veya buna benzer birşeyi tutmak.


GUSÜL (BOY ABDESTİ)

Tepeden tırnağa kadar vücudun her tarafını hiçbir yer kuru kalmayacak şekilde yıkamak.

Fiil kökünden isim olan gusl, sözlükte; yıkanmak ve temizlenmek manasına gelir. "Gasele" fiili de, kirin suyla giderilmesi ve temizlenmesini ifade eder.

Erginlik çağına gelmiş her müslüman erkeğin ve kadının şu durumlarda boy abdesti alması gerekir.

1) Cünüplük; yani cinsî münasebet, ihtilam ve ne şekilde olursa olsun meninin (sperm) şehvetle vücut dışına çıkması.

2) Hayız (kadının âdet görmesi) ve nifâs (lohusalık) hâlinin sona ermesi.

Bu hallerde gusletmek farzdır. Bazı durumlarda da gusletmek, sünnet veya müstehabdır. Meselâ; Hac ve Umre yapmak maksadıyla Mekke ve Medine`ye girmeden önce, hac mevsiminde Mina ve Müzdelife`de bulunmadan önce; yağmur duasından önce; herhangi bir hayırlı iş için müslümanlarla bir araya gelmeden ve mübarek gecelerde gusletmek sünnet ve müstehabdır. `

Namaz için alınan abdest "küçük abdest" kabul edilerek, gusle "büyük abdest" veya "boy abdesti" adı verilmektedir.

Guslün farzları üçtür.

I) Ağza su alıp boğaza kadar çalkalamak. 2) Buruna su çekmek ve yıkamak. 3) Tepeden tırnağa bütün vücudu yıkamak.

Vücut yıkanırken en ufak bir yerin kuru kalmamasına dikkat edilmelidir. Aksi taktirde gusül yerine gelmemiş olur. Onun için kulaklar, göbek çukuru, saç, sakal ve bıyıkların dipleri iyice yıkanır.

Guslün sünnetlerine gelince: 1) Gusle besmele ve niyet ile başlamak. 2) Avret yerini yıkamak ve bedenin herhangi bir yerinde pislik varsa onu temizlemek. 3) Gusülden evvel abdest almak. 4) Abdestten sonra, önce üç defa başa, sonra üç defa sağ, üç defa da sol omuza su dökerek her defasında bedeni iyice oğuşturmak. 5) Guslederken çok fazla veya çok az su kullanmaktan kaçınmak. 6) Kimsenin göremeyeceği bir yerde yıkanmak. 7) Tenha bir yerde yıkanılsa bile, avret yerini açmamak. 8) Guslederken konuşmamak. 9) Gusl bitince bedeni bir havlu ile kurutmak 10) Gusulden sonra çabucak giyinmektir.


GÜZEL ELBİSE GİYMEK DİNEN NASILDIR?

Kibir ve gururlanmadan Cenab-ı Allah`a şükür edip nimetini göstermek ve müslümanların muhabbetini kazanmak maksadıyla güzel elbise giymek sünnettir.

İbn Abbas`tan şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber`in (sav) üzerinde en güzel elbiseyi gördüm. Bera`dan da şöyle rivayet edilmiştir: "Peygamber (sav) orta boylu idi. Bir gün kırmızı elbise giydiğini gördüm. Ondan daha güzel bir şeye rastlamadım”


GÜZEL VEYA ÇİRKİN GÖRÜLEN İŞLER

Kadının oğlunun kızının kocasına -fitnesinden emin olmak şartıyle- görünmesi caizdir.

Sütkız kardeşin, süterkek kardeşe -fitne konu olursa- görünmesi caiz değildir.

Karı-koca ilişkide bulunurlarken birbirlerinin tenasül uzuvlarına bakmaları helâldir. (Kadının tenasül uzvunun içine bakılmasının ise unutkanlık meydana getirdiği kitaplarda konu edilmiştir.) (Fetevây-i Abdürrahim)

Kocanın, kayınvalidesi mahremi olup ona görünmesi caizdir.

Kocanın cinsel ilişkide bulunduğu karısının diğer kocadan getirdiği kızına fitne korkusu yoksa görünmesi caizdir.

Kadının, kocasının erkek kardeşine görünmesi caiz değildir.

Kadının, kocasının üvey Babasına görünmesi caiz değildir.

Kadının, kendi kız kardeşinin kocasına görünmesi caiz değildir.

Müslüman olan kocanın karısının, kafir olan akrabalarına görünmesi caizdir.

Kadın dini bir konuyu kocasından öğrenmek ister fakat bilemiyecek veya bilene gidip öğrenip kadına anlatmayacak olsa, kadının kendisinin bir alime gidip problemini sorup öğrenmesi caizdir.

Ihtiyar yaşlı kadın mecburiyetten ötürü yüzü açık olarak erkekle sohbet edip bazı yabancısı olduğu erkekler eline dokunsalar -şehvet hissi olmamak şartıyle- bir mahzur görülmez.

Kadın kocasını veya koca karısını yaralayıcı bir aletle öldürecek olsa kısas gerekli olur. (Kısas: Şer`î bakımdan, öldüreni öldürülen mukabilinde öldürmek veya yaralanan veya uzvu koparılana karşılık bu işi yapana da aynı cezayı uygulamaktır.)

Erkek kadını zorla zina etmek maksadıyle kaçırıp, kadının da kurtulmak için öldürmekten başka çaresi olmayıp, erkeği öldürecek olsa kadına herhangi bir ceza verilmez.

Kadın kocasını boğazından tutup yatırıp, diğer iki erkek de yaralayıcı bir aletle bilerek kocayı öldürecek olsalar öldüren iki erkeğe kısas kadına da şiddetli ta`zir ve iyi hali zahir oluncaya kadar hapis cezası verilir.

Koca karısını yabancı bir erkekle oturup, sohbet ederken görüp, zina etmedikleri halde koca yaralayıcı bir aletle kadını ve yabancı erkeği öldürecek olsa kısas gerekli olur.

Kadın, kocasının tenasül uzvunu ve hayalarını tamamen dibinden kesecek olsa her birisi için kamil birer diyet vermesi gereklidır. (Kamil diyet :Öldürülen şahsın nefsine bedel olarak cinayeti işleyen veye akrabasından alınan tam diyettir.(Hür bir erkeğin diyet-i kamilesi yüz deve veya karşılığı olan mebladır.))

Çocuğun annesi uyurken çocuğun üzerine yuvarlanıp, çocuk bunalıp ölecek olsa kadının diyet vermesi gerekir.

Kadın kocasının vurmasından dolayı uzuvları belli olmuş ölü bir çocuk düşürecek olsa kocasına gurre gerekir. (Gurre: Diyetin beşte biridir.)

Erkek kadının tenasül uzvunu bıçakla yarar, fakat iyileştikten sonra kadın sidiğini tutamayacak olursa kocanın bir kadın diyeti vermesi gerekir.

Koca karısının saçlarının bir kısmını yolup bir seneye kadar saçları bitmeyecek olsa kocaya hukümet-i adl gerekir.(Hukümet-i adl:Miktarı şer`an muayyen olmayıp bilirkişinin usulü dairesinde taktir ve tayin edeceği diyettir.)

Hamile kadın çocuk düşürmekle iddeti sona ersin diye ilaç alıp diri diri diğeri iki cenin düşerse diri derhal ölecek olsa kadına ölen için gurre diri için diyet ve kefaret gerekirli olur.

Koca hanımının bir gözünü çıkarıp diyetini vermeden ölecek olsa kadın gözünün diyetini kocasının terekesinden (bıraktığı mirasadan) alabilir.

Kadın, oturmakta olduğu kocasının evinde kendi kendini aşacak olsa varisleri kocadan diyet isteyemezler.

Erkek kadının üç parmağını diplerinden kesecek olsa, kadının parmaklarına has olan her bir parmak için beşyüz dirhem gümüş veya kıymetini vermesi gerekir. (Bir dirhem yaklaşık üç gramdır.)

Bir` kadın diğer bir kadının yemeğine zehir koyup, diğer kadın yemeği kendi eliyle yiyip zehirin etkisiyle ölecek olsa zehiri koyan kadına şiddetli ta`zir ve hapis cezası verilir.

Kadın kocasına zehir verse de yine ona varis olabilir.

Erkek hamile kadının göğsüne veya arkasına vurmakla kadın diri bir cenin düşürüp cenin o anda ölecek olsa vurana diyet cezası verilir.

Hamile kadın kocasından izinsiz olarak çocuk düşürmek için ilaç alıp uzuvları belli ölü bir çocuk düşürürse kadına gurre gerekir. (Gurre: diyetin beşte biridir.)

Bir kadın bir hamile kadınla çekiştikten bir ay sonra hamile kadın diri bir çocuk düşürüp çocuk ölecek olsa çekişen kadına bir şey gerekmez.

Koca karısının burnunu ve kulağını diplerinden kesecek olsa, burun için tam, kulak için yarım kadın diyeti gerekir.

Erkek cinsi münasebet gücü olmayan küçük kızla cinsel ilişkide bulunduğunda tenasül uzvuyla dübür arası yırtılıp kız sidiğini tutamaz hale gelirse, erkeğin kadın diyeti vermesi gerekir. (aralarında karı kocalık varsa gerekli olmaz.)

Koca karısının çenesine vurup çene kemiği kırılsa kocanın, kadın diyetinin ondâ birini (Beşyüz dirhem gümüş veya kıymetini) vermesi gerekir.

Adam kadına tekme ile vurup kadın merdivenden aşağı yuvarlandıktan sonra darbe tesiriyle ölecek olsa. Kocanın diyet vermesi gerekli olur.

Hamile kadın kocasından izinsiz kendi annesine çocuk düşürmek için ilaç yapmayı emreder o da ilacı yapıp, bundan dolayı ölü bir çocuk düşürür. sonra da kendisi ölecek olsa, annesine ceza olarak bir şey gerekmez.

Ebe olan kadın, hamile kadını doğurturken doğum esnasında bırakıp gider, çocuk da ölü olarak dünyaya geldiği zaman anne de ölecek olsa ebe olan kadına bir ceza gerekmez.

Kocanın hanımı, kocasının kendi evinde asılı olup ölmüş olsa -katili belli değilse- kocaya kaseme ve diyet gerekir. (Koca ölü bulunsa kadına diyet cezası verilmez.) (Kasame: Katili bilinmeyen ve üzerinde öldürme eseri bulunan bir katilin bulunduğu yerin ahalisinden kimsenin belli şekilde yemin etmeleridir.)




Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi