Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Fıkıh Ansiklopedisi Ç Harfi İle Başlayanlar
#1
ÇALGI ÇALMA

Herhangi bir müzik aleti ile ritimli ses çıkarma.

Kur`ân-ı Kerîm`de çalgı çalmayla ilgili ne lehte ne de aleyhte açık bir hüküm yoktur. Ancak müctehidler bu mevzuda, Kur`ân`ın bazı âyetleriyle peygamber (s.a.s.)`den rivayet edilen bir takım hadislere dayanarak ictihadda bulunmuşlar; neticede farklı farklı hükümler çıkarmışlardır. Ne var ki müctehidlerin vardıkları sonuçları bize ulaştıran ve halen elde mevcut kaynaklarda yer alan rivayetler arasında da çelişkiler vardır. Meselâ, bir rivayette çalgı çalmanın haram olduğunu ifade eden bir müctehidin diğer bir rivayette bunun aksini savunduğunu görebiliyoruz.

Müziğin ve çalgı çalmanın haram olduğunu söyleyenlerle, buna itiraz ederek aksini savunanların ileri sürdükleri deliller incelenecek olursa, her iki tarafın da sundukları delillerin kendi iddialarını ispatlayacak açıklıkta olmadığı görülecektir. Meselâ:

"Insanlar arasında bilgisizce Allah yolundan sapıtmak ve sonra da onunla alay etmek için boş sözleri satın alanlar vardır. Işte alçaltıcı azap onlar içindir." (Lokman, 31/6) âyeti; çengiler, şarkıcılar ve şarkı-türkü söyleme hakkında nazıl olmuştur, (el-Vâhidî, "Esbâbü`n-Nüzûl ", Mısır 1968, 197-198; Ibnü`l-Cevzî, "Telbîsü Iblîs", 257) diyen müzik aleyhtarlarına karşılık, aksini savunanlar, bu âyetin, Kureyşliler`i, Kur`ân`ı dinlemekten alıkoymak için Iran`dan satın aldığı masalları onlara anlatan Nadr b. Hârise hakkında nazıl olduğunu iddia etmektedirler (el-Vâhidî, a.g.e., 197). Gerçekten de söz konusu âyet Mekkî olup, henüz şarap içmenin ve domuz eti yemenin dahi yasaklanmamış olduğu bir dönemde indiği düşünülürse bunun çalgı âletlerini yahut musıkıyi yasaklamak için geldiği söylenemez.

Musikî aleyhinde delil olarak gösterilen âyetlerin (en-Necm, 53/59, 60, 61; Isrâ, 17/64; el-Enfâl, 8/35; Kasas, 28/55; ve Furkan, 25/72) de aynı şekilde konu ile doğrudan alakaları yoktur.

Musıkıyi ve çalgı âletlerinin çalınmasını caiz görenlerin delil olarak gösterdikleri (er-Rûm, 30/15; ez-Zümer, 39/18, Fâtır, 35/1; Lokman, 31/19 ve A`râf, 7/32) âyetleri de kezâ, iddialarını ispatlayabilecek özellikte değildir.

Bu konudaki hadislere gelince; her iki tarafın iddiaları doğrultusunda pek çok hadis vardır. Ancak bu hadislerin de bir kısmı ya hadis âlimlerince tenkid edilmiş veya muhâlif görüşte olanlar tarafından değişik şekillerde yorumlanmışlardır.

Nafi` şöyle anlatır: Bir gün Abdullah b. Ömer beni terkişine aldı. Yolda giderken bir çobanın çaldığı kaval sesini işitti. Bu sesi işitir işitmez parmaklarıyla kulaklarını tıkadı ve yoldan uzaklaştı. Bir müddet gittikten sonra bana "Kaval sesi hâlâ geliyor mu?" diye sordu. "Hayır" demem üzerine parmaklarını kulaklarından ayırdı. "Bir kere de Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bulunuyordum. Böyle bir ses işitmişler ve aynen benim yaptığım gibi yapmışlardı." dedi. (Ebu Davud Edeb, 52).

Hadisi, Sünen`inde rivayet eden Ebu Davud, bunun münker (güvenilir bir râviye muhalif olarak rivayet edilen hadis) olduğunu söylemiştir. (Ebu Davud, aynı yer) Kaldı ki sahih kabul edilse bile kaval çalmanın veya onu dinlemenin haram oluşuna delil teşkil etmez. Öyle olsa, Rasûlullah (s.a.s.) kulaklarını tıkama yerine çobanı ikaz eder, onu bu işten men ederdi. Ibn Ömer`e de dinleme izni vermezdi. (Bu konudaki diğer hadisler ve tenkidleri için bk: Ibnü`l-Cevzî, a.g.e. 261 dipnotlar; eş-Şevkânî, Neylü`l-Evtâr, VIII, 96-106; Süleyman Uludağ, "Islâm Açısından Musikî ve Semâ", Istanbul 1976)

Müziğin ve çalgı çalmanın caiz olduğu görüşünde olanlar delil olarak şunları ileri sürerler:

"Nikahı def çalarak ilan ediniz. " (Ibn Mâce, Nikah, 20)

"Nikahı ilân ediniz, mescidlerde kıyınız ve nikahta def çalınız. " (Tirmizî, Nikah).

"Nebî (s.a.s.) gizli yapılan ve def çalınarak: "Size geldik, size geldik. Bizi selâmlayın sizi selamlayalım." türküsü söylenmeyen nikahlardan hiç hoşlanmazlardı." (eş-Şevkânî, "Neylü`l-Evtâr", VI, 189).

Hz. Âişe`den: "Bir kere Rasûlullah (s.a.s.) yanıma gelmişti. Yanımda, Buas günü ile ilgili şiirleri def çalarak terennüm eden iki câriye bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.) yatağına yatıp yüzünü öbür tarafa çevirdi, sonra Hz. Ebu Bekir içeri girdi. "Bu ne hal! Rasûlullah`ın huzurunda şeytan mizmarı (şeytan düdüğü sesi) ne gezer?" diye beni azarladı. Bunun üzerine Rasûlullah ona dönüp: "Bırak onları, her milletin bir bayramı var bu da bizim bayramımızdır. " buyurdu. Babam başka şeyle meşgul olunca cariyelere işaret ettim dışarı çıktılar." (Buhârî, Ideyn) Hadisleri Ibnü`l-Cevzî, "Telbîsü Iblîs" adlı eserinde genel olarak şu şekilde tenkid etmektedir:

"Hz. Âişe hadîsinde, câriyeler teğanni etmemiştir. Belki Buas günü ile ilgili şiir terennüm etmişlerdir. Bunun şarkı söylemek ile arasında çok fark vardır. Kaldı ki günümüzde yapılan teğannî. kızdan kadından, yanaktan, boydan-bostan ve nefsi şehevî arzularla coşturan ğına türüdür. Ensâr`ın mâsumane şiirleriyle kıyas edilemez" (Ibnü`l-Cevşî, a.g.e., 265)

Mezhep imamlarının ve fıkıh âlimlerinin bu konudaki görüşleri:

Imâm-ı A`zam Ebu Hanife`ye göre eğlenmek için çalınan tüm çalgılar haramdır. (el-Merginânî, el-Hidâye, IV, 80)

el-Hidâye sahibi, Hanefi mezhebinin görüşlerini şöyle açıklar:

Düğün yemeğine davet edilen kimse düğüne gittiği zaman orada oyun ve çalgının bulunduğunu görse oturup yemeğini yemesinde bir sakınca yoktur. Ebu Hanife der ki: "Bir kere böyle bir şeye mübtelâ olmuştum, fakat sabrettim." Yani davet mahalli olan düğün yerinden ayrılmadım. Oyun ve çalgı bulunan yeri terketmemekten ibaret olan bu hüküm, davete icabet etmenin sünnet oluşundandır. Hadiste: "Davete icabet etmeyen Ebu`l-Kasım`a asi olmuştur. " buyurulmuştur. O halde düğünde çalgı ve oyun gibi bidatler vardır diye sünnet olan davete icabet terkedilemez. Bu, başkaları için örnek olma durumunda olmayan kimseler hakkında söz konusudur. Başkalarına örnek olanlar bu gibi şeyleri önleme gücüne sahip değillerse orada oturmaz çekip giderler. Çünkü gitmemelerinde dine kötülük etme ve müslümanlara günah kapısını açma gibi mahzurlar vardır. Imâm-ı A`zam`ın bahis konusu hareketinin, örnek olma durumuna gelmeden önceki dönemine ait olduğu nakledilir.

Çalgı ve oyun, düğün yapılan evin yemek yenen kısmında ise, örnek olmayan insanların bile orada oturmaları caiz değildir. Çünkü Kur`ân`da:

"Sana Kur`ân nazıl olduktan sonra zâlim insan gruplarıyla oturma." (el-En`âm, 6/68) buyrulur.

Bu hüküm, çalgı ve oyunun olup olmadığını bilmeden düğüne gidenler için söz konusudur. Gitmeden evvel bunu bilenler düğüne gidemezler. (el-Merginânî, a.g.e., IV, 80)

Imâm Mâlik`in meazıf (genellikle telli çalgılar) ve ûd gibi çalgı aletlerini mübah gördüğünü Keffâl ve Reyyânî naklederler. (Şevkânî, a.g.e., VIII, 105)

Medine uleması, çalgı aleti ile bile olsa, mûsikînin caiz olduğunu söylemişler, Şafiîlerle Zâhirîler de bu hususta onlara uymuşlardır. (Şevkânî, a.g.e., aynı yer)

Ibnü`l Cevzî, Imam Mâlik`in: "Medinelilere hangi mûsikî türü hakkında ruhsat veriyorsun?" diye sorulduğunda "Hiçbir türüne müsaade etmiyorum bunu içimizden fâsık olanlar yapıyor" diye cevap verdiği nakleder. (ibnü`l-Cevzî, a.g.e., 256)

Hanbeliler; ûd, davul ve saz gibi çalgı âletlerini caiz görmezler; bu tür aletlerin çalındığı düğüne gitmenin doğru olmadığına inanırlar. Fakat mücerred musıkıyi, yani güzel sesle terennümü mübah görürler. (el-Fıkhu ala mezâhibi`l-erbaa, II, 44)

Ibn Hazm, mûsikî`ye dair bağımsız bir eser yazmış ve mûsikîyi yasaklayan tüm hadisleri tenkid ederek bunlardan hiçbirinin sahih olmadığını ileri sürmüştür. Bu mezhebe göre mûsikînin her çeşidi helâldir. (Süleyman Uludağ, Islâm Açısından Mûsikî ve Semâ, Istanbul 1976, 187)

Imam Gazâlî, semâın (müzik dinleme) mübah olduğunu zikreder ve sesleri; canlılardan çıkan seslerle, cansızlardan çıkan sesler diye iki kısma ayırır; bunları dinlemenin caiz olduğunu söyler. Ancak içki ile çalınması mûtâd olan çalgıların haram olduğunu ifade eder. (Gazalî, Ihya, Kahire 1967, I, 343-348).


ÇALGI ÇALMA`NIN HÜKMÜ

Kur`ân-ı Kerîm`de çalgı çalmayla ilgili ne lehte ne de aleyhte açık bir hüküm yoktur. Ancak müctehidler bu mevzuda, Kur`ân`ın bazı âyetleriyle peygamber (s.a.s.)`den rivayet edilen bir takım hadislere dayanarak ictihadda bulunmuşlar; neticede farklı farklı hükümler çıkarmışlardır. Ne var ki müctehidlerin vardıkları sonuçları bize ulaştıran ve halen elde mevcut kaynaklarda yer alan rivayetler arasında da çelişkiler vardır. Meselâ, bir rivayette çalgı çalmanın haram olduğunu ifade eden bir müctehidin diğer bir rivayette bunun aksini savunduğunu görebiliyoruz.

Müziğin ve çalgı çalmanın haram olduğunu söyleyenlerle, buna itiraz ederek aksini savunanların ileri sürdükleri deliller incelenecek olursa, her iki tarafın da sundukları delillerin kendi iddialarını ispatlayacak açıklıkta olmadığı görülecektir. Meselâ:

"İnsanlar arasında bilgisizce Allah yolundan sapıtmak ve sonra da onunla alay etmek için boş sözleri satın alanlar vardır. İşte alçaltıcı azap onlar içindir." (Lokman, 31/6) âyeti; çengiler, şarkıcılar ve şarkı-türkü söyleme hakkında nazil olmuştur, (el-Vâhidî, "Esbâbü`n-Nüzûl ", Mısır 1968, 197-198; İbnü`l-Cevzî, "Telbîsü İblîs", 257) diyen müzik aleyhtarlarına karşılık, aksini savunanlar, bu âyetin, Kureyşliler`i, Kur`ân`ı dinlemekten alıkoymak için İran`dan satın aldığı masalları onlara anlatan Nadr b. Hârise hakkında nazil olduğunu iddia etmektedirler (el-Vâhidî, a.g.e., 197). Gerçekten de söz konusu âyet Mekkî olup, henüz şarap içmenin ve domuz eti yemenin dahi yasaklanmamış olduğu bir dönemde indiği düşünülürse bunun çalgı âletlerini yahut musikiyi yasaklamak için geldiği söylenemez.

Musikî aleyhinde delil olarak gösterilen âyetlerin (en-Necm, 53/59, 60, 61; İsrâ, 17/64; el-Enfâl, 8/35; Kasas, 28/55; ve Furkan, 25/72) de aynı şekilde konu ile doğrudan alakaları yoktur.

Musikiyi ve çalgı âletlerinin çalınmasını caiz görenlerin delil olarak gösterdikleri (er-Rûm, 30/15; ez-Zümer, 39/18, Fâtır, 35/1; Lokman, 31/19 ve A`râf, 7/32) âyetleri de kezâ, iddialarını ispatlayabilecek özellikte değildir.

Bu konudaki hadislere gelince; her iki tarafın iddiaları doğrultusunda pek çok hadis vardır. Ancak bu hadislerin de bir kısmı ya hadis âlimlerince tenkid edilmiş veya muhâlif görüşte olanlar tarafından değişik şekillerde yorumlanmışlardır.

Nafi` şöyle anlatır: Bir gün Abdullah b. Ömer beni terkisine aldı. Yolda giderken bir çobanın çaldığı kaval sesini işitti. Bu sesi işitir işitmez parmaklarıyla kulaklarını tıkadı ve yoldan uzaklaştı. Bir müddet gittikten sonra bana "Kaval sesi hâlâ geliyor mu?" diye sordu. "Hayır" demem üzerine parmaklarını kulaklarından ayırdı. "Bir kere de Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bulunuyordum. Böyle bir ses işitmişler ve aynen benim yaptığım gibi yapmışlardı." dedi. (Ebu Davud Edeb, 52).

Hadisi, Sünen`inde rivayet eden Ebu Davud, bunun münker (güvenilir bir râviye muhalif olarak rivayet edilen hadis) olduğunu söylemiştir. (Ebu Davud, aynı yer) Kaldı ki sahih kabul edilse bile kaval çalmanın veya onu dinlemenin haram oluşuna delil teşkil etmez. Öyle olsa, Rasûlullah (s.a.s.) kulaklarını tıkama yerine çobanı ikaz eder, onu bu işten men ederdi. İbn Ömer`e de dinleme izni vermezdi. (Bu konudaki diğer hadisler ve tenkidleri için bk: İbnü`l-Cevzî, a.g.e. 261 dipnotlar; eş-Şevkânî, Neylü`l-Evtâr, VIII, 96-106; Süleyman Uludağ, "İslâm Açısından Musikî ve Semâ", İstanbul 1976)

Müziğin ve çalgı çalmanın caiz olduğu görüşünde olanlar delil olarak şunları ileri sürerler:

"Nikahı def çalarak ilan ediniz. " (İbn Mâce, Nikah, 20)

"Nikahı ilân ediniz, mescidlerde kıyınız ve nikahta def çalınız. " (Tirmizî, Nikah).

"Nebî (s.a.s.) gizli yapılan ve def çalınarak: "Size geldik, size geldik. Bizi selâmlayın sizi selamlayalım." türküsü söylenmeyen nikahlardan hiç hoşlanmazlardı." (eş-Şevkânî, "Neylü`l-Evtâr", VI, 189).

Hz. Âişe`den: "Bir kere Rasûlullah (s.a.s.) yanıma gelmişti. Yanımda, Buas günü ile ilgili şiirleri def çalarak terennüm eden iki câriye bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.) yatağına yatıp yüzünü öbür tarafa çevirdi, sonra Hz. Ebu Bekir içeri girdi. "Bu ne hal! Rasûlullah`ın huzurunda şeytan mizmarı (şeytan düdüğü sesi) ne gezer?" diye beni azarladı. Bunun üzerine Rasûlullah ona dönüp: "Bırak onları, her milletin bir bayramı var bu da bizim bayramımızdır. " buyurdu. Babam başka şeyle meşgul olunca cariyelere işaret ettim dışarı çıktılar." (Buhârî, İdeyn) Hadisleri İbnü`l-Cevzî, "Telbîsü İblîs" adlı eserinde genel olarak şu şekilde tenkid etmektedir:

"Hz. Âişe hadîsinde, câriyeler teğanni etmemiştir. Belki Buas günü ile ilgili şiir terennüm etmişlerdir. Bunun şarkı söylemek ile arasında çok fark vardır. Kaldı ki günümüzde yapılan teğannî. kızdan kadından, yanaktan, boydan-bostan ve nefsi şehevî arzularla coşturan ğına türüdür. Ensâr`ın mâsumane şiirleriyle kıyas edilemez" (İbnü`l-Cevzî, a.g.e., 265)


ÇALINTI MALI SATIN ALMA

Alım satımı kanunen yasaklanmış olan eski ve değerli halıların camilerden çalınıp satıldığı oluyor. Cami malı olduğu üzerindeki işaretlerden belli olan bu halıları alıp satmak caiz midir? Bazan da cami görevlileri camiin masraflarını karşılamak için satıyorlar. Bunun hükmü diğerinden farklı mıdır?

Sattığı malın haram ve gayr-i meşru yoldan elde edilmiş bir mal olduğu bilinen birisinin bu malını satın almak caiz değildir. Çünkü bu gasbetme, çalma, haksız kazanç elde etme fiillerini teşvik ve bunları yapana yardım anlamı taşır. Rasulüllah Efendimiz (sav): "Çalıntı bir malı, çalıntı olduğunu bilerek satın alan onun günahına ve ayıbına ortak olmuş olur" (Beyhakî, es-Sünenü`1-Kübra, V/336; Hakim; el-Müstedrek, N/35 (Hakim hadisin sahih olduğunu söyler, Zehebî, iki ravisinin zayıf olduğunu söyleyerek buna itiraz eder); Suyutî, el-Câmius-Sağîr (Feyzu`1-Kadir ile), VI/64; kenzu`1-Umâl, IV/13 (9258); Münavî aynı hadisi, "ve onu yerse" kaydı ile Taberani`den de nakleder) buyurmuşlardır. Hele bu çalıntı camiden olmuş olursa günah kat kat daha artar. Çünkü bu sanki bütün bir ümmetin hakkına tecavüz sayılır. Bunda zaman aşımı da söz konusu değildir. Çünkü zamanın geçmesi haramı helal kılmaz. Ancak nereden alındığını bilmediğimiz malların kaynağını tahkik etmek zorunda değiliz. Ne var ki, büyük şehirlerde ve özellikle de Istanbul`da apartmanlardan ayakkabı çalınması yaygın bir musibet halini aldığı günümüzde, Topkapı ve iskele önleri gibi kalabalık merkezlerde çok ucuza satılan müsta`mel ayakkabıların bu yolla elde edildikleri kuvvetle muhtemel olduğundan bu gibilerden kaçınmak da takva gereğidir.

Cami görevlilerine gelince: Camilerde mevcut halı vb. demirbaşlar genellikle vakfedilmiş mallar olduğundan, mütevelliye benzeyen cami görevlilerinin onları satması, ancak onların veriliş gayelerini yerine getiremez hale gelmiş olmaları ve yerlerine daha az değerde olmayan yine bir demirbaş alınmasıyla mümkün olabilir. Çünkü vakfın esprisi devamlı olmasıdır. Ama camiye verilenler camiin her türlü ihtiyacı karşılanmak üzere verilmişse onlar bilirkişilerin değer tesbitinden sonra satılabilir ve alınabilirler. Bunun benzeri konular fetva kitaplarımızda ele alınmış ve hükmü bağlanmıştır.Zehira`da şöyle denir: Insan, başkasının malını satan birisinden bilmeden bir elbise satın alsa öğrendikten sonra onu giymesi haram olur. Bezzâziyye`de: Birisi kamunun malını satan bir idareciden haram bir mal satın alsa, idarecinin o malı başka şeylerle karıştırmamış olması halinde ahirette hem bu idareci, hem de ondan bu malı alan hesaba çekilir, karıştırmış ise sadece idareci mesul olur, denmektedir.(Fetavây-i Bezzazıyye, V/236 (Hindiyye kenarında); Ayrıca bk. En-Nemenkânî, el-Fethu`r-Rahmanî, N6113-114; Hindiyye`de de benzer ifadeler vardır bk. NI/402; el-Mecmhu, IX/377)


ÇALIŞAN KADINLAR ÖRTÜNMEKLE CÂRİYE İLE BİR TUTULAMAZ MI?

Çalışan kadınlar örtünmekle câriye i1e bir tutulamaz mı? Cariyenin açılmasına dört mezhepte de müsaade ediliyor. Bu bir nassa mı dayandırılıyor, yoksa sahâbi sözüne mi? Bir zarurete dayandırılıyorsa, aynı zaruret bugün için geçerli değil midir? (Çalışanlar kadınlar vb. için).

Câriyelerin avretlerinin erkeğin avreti gibi sayılmasının delilleri sunlardır:

a) E1-Ahzâb, 59. "... Mü`minlerin kadınlarına da söyle, cilbâblarını üzerlerine sarkıtsınlar..." ayet-i kerimesi. Allah Teâlâ bu ayet-i kerime ile, hür kadınların câriyelerden ayrılması için cilbâb edinmelerini emretmiştir. (Serahsî,el-Mebsûr, X/I51.) Nüzûl sebebi de bunu gerektirir. Binaenaleyh, câriyeler bu hükme dahil değildirler. (Alûsî, Rûhu`l-me`ânî, XXI/89. )

b) Hz. Ömer başını örten bir câriye gördüğünde, ona sopasıyla vurarak, "Başörtüsünü at! A kokmuş!" demesi. (Serahsî, age. X, 15l.) Bazı rivayetlerde "Hür kadınlara benzemek mi istiyorsun?" ilâvesi de vardır.

c) Enes, "Ömer in câriyeleri misafirlere, başları açık, bedenleri oynak halde hizmet ederlerdi" (Aynı kaynak.) demesi.

Bu deliller her ne kadar câriyenin avretini tayinde muknî değilse de, bu sahabî uygulamasına ihtilâf bilinmemekte ve mesele böylece hükmî bir icma halini almaktadır. Ibn Hazm, Ibn Kayyim el-Cevziyye ve Ebû Hayyân gibi âlimlerin daha sonraki ihtilâfları icmâ`i bozar nitelikte değildir.

Ancak Hanbelî el-Makdisî, "Biriniz câriyesini kölesine, ya da ücretle çalıştırdığı adamına nikâhlarsa, artık onun avretine bakmasın. Çünkü, onun göbekle diz kapağı arası avrettir." mealindeki Darekutnî hadisini, cariyenin avretine nas kabul eder ve bu hadiste avretinden sözedilenin, câriye olduğunu söyler. (Bahâuddîn el-Makdisî, age. s. 66.) Aynı hadis, el-Mugnî`de de sözkonusu edilmiştir.(Ibn Kudâme, el-Mugnî, I/578.)

Bu konuya câriyenin ev dışında çalışma zorunlulugundan dolayı açılma zaruretinin bulunmasıda delil olarak gösterilmişse de bu Hidâye sahibinin âdeti olduğu üzere, menkul delillere ma`kulle de destek arama (Bk. Ahmed Molla Ciyûn, Nûru`!-Envar, N/136.) kabilinden olsa gerektir. Illetin zarûret olduğunu kabul etsek bile bu, câriye için olan zarûret şeklinde kayıtlanmalıdır. Tıpkı namazın kasrına sebep olan meşakkatin, mutlak meşakkat değil de, seferdeki meşekkat olduğu gibi.

Binaenaleyh, zarûreti ortak illet kabul edip, kıyas yoluyla, bugünün çalışan kadınlarını da onlar gibi saymamız imkânsızdır. Bu imkânsızlığın bir sebebi daha vardır:

Bilindiği gibi kıyasın şartlarından birisi, fer`in, aslın benzeri olmasıdır. (Bk. el-Münavi, Feyzu`l-Kadîr, IV/37; Ibn Hacer el-Heytemi, el-Fetâvâ`l-kübra, I/170; Ali el-Kâri, el-Esrâru`l-merfû`a, s. 233, el-Mesnû`a, s. 88; Muhammed Tâhir b. Ali el-Hindi, Tezkiratü`l-mevzû`ât, s.155-56. ) Bu konuda bu şart mevcut değildir. Zira câriyenin birçok hususlarda hür kadının yarı hakkına sahip olduğu başka naslarla sabittir.Kıyasın bir başka şartı da, fer`in hakkında nas bulunmamasıdır. (Ahmed b. Hamza er-Ramli, el-Fetâvâ (Heytemi ile) 117, 28.) Halbuki, hür kadınların herhangi bir zaman ve mekânla kayıtlı olmaksızın kapanmalarına âmir bir sürü nas vardır. Binaenaleyh, böyle bir kıyasın ma`a`1-fârik olacağı açıktır.


ÇARŞAF

Müslüman kadınların tesettür maksadıyla giydikleri kolsuz, bol ve geniş üst örtünün adı. Buna "car" da denilirdi. Eskiden müslüman kadınlar ferâce giyerlerken, Hicaz ve diğer Ortadoğu bölgelerine giden ailelerin Arap kadınlarının giydikleri "torba", "dolma" diye adlandırılan çarşafları Tanzimat`tan sonra İstanbul`a getirmeleri bu örtünün İstanbul`da ve taşrada da yaygınlaşmasına neden olmuştur. Eskiden Suriye`de, hristiyan ve yahudi kadınları; Rumeli`nin bazı yerlerinde de hristiyan kadınları sokağa çıkarlarken çarşaf giyerlerdi.

Çarşaf, Farsça çarşeb`den bozmadır. Çarşeb`in aslı da gece örtüsü anlamına gelen çarşeb`dir. Yatak ve yorganda kullanılan bez örtünün adı da buradan gelir. Çarşaf, ilk kullanıldığı dönemlerde şimdiki yatak çarşafları gibi tek bir parçadan ibaretti. Önden kavuşturulup ayaklardan bele kadar bükülerek sağdan sola, soldan sağa beldeki kemerin arasına sokulur, arkadan ortanın üst kenarı ile peçenin üstüne gelmek üzere baş örtülür, şakaklardan iğnelenir, aynı kenarın baştan aşağı sarkan iki ucu üstüste kapanıp içinden tutulurdu. İstanbullular ilk zamanlarda siyah kıl peçe yerine yüzlerine dallı yemeni örterlerdi. Çarşaflar; ipekli yünlü kumaşlardan yapıldığı gibi muhtelif renkleri vardı. Fakat en çok kullanılan renk siyah idi. Kıyafetlerde yapılan değişiklik ve inkılâplardan sonra Türkiye`de çarşafın giyilmesi yasaklanmış olmasına rağmen, bazı müslüman kadınlar bu tesettür biçimini korumuş ve günümüze kadar giyilmesini sağlamışlardır.

İslâm`da tesettür yani kadının vücudunu örtmesi kesin nass ile sabittir. Bu örtü nasıl olursa olsun önemli olan vücut hatlarını göstermeyecek şekilde bol dikilmiş kalın bir kumaştan olmasıdır. Abâye, ferâce, harmani vb. bol dikimli dış kıyafetler de müslüman kadınların giyebileceği kıyafetlerdir. Çarşaf da bu kıyafetlerden biridir. Önemli olan, hür kadınların özgürlüklerini simgeleyen ve onları yabancı erkeklerin bakışlarından koruyan ve İslâm`ın razı olduğu bol bir kıyafet ile örtünmektir.


ÇARSAMBANIN UĞURSUZLUĞU DOĞRU MUDUR

Çarsamba günleri kazan kurulmaz, banyo yapılmaz gibi söylentiler var. Bunları aslı var mıdır?

Bu tür inanışların kaynağı ya bâtıl, ya da bölgesel halk âdet ve gelenekleridir. Bizim dinimiz her zaman çalışmayı ve her gerektiğinde temizliği emreder. Çarsamba günleri kazan kurulmazdan maksat, bir işe başlanmaz demek ise, bizde bunun tam aksi vardır ve Çarsamba günleri başlanılan işlerin hayırla bitecegi söylenir, hattâ bu, zayıf da olsa bir hadîs-i şerife dayandırılır. (162 Hadis için bk. Lüknevî, Fevâid 143)

Banyo yapma işine gelince, gerekli olduktan sonra en kısa zamanda yapmak gerekir. Diyelim ki, Çarsamba sabahı kendisine gusül gereken bir adam banyo yapmayıp o günkü namazlarını kazaya mı bırakacaktır? Görüldüğü gibi bu, İslam`ın ruhuna hiç uymayan bir davranıştır.


ÇIPLAK RESİMLER VE ONLARA BAKMAK

Gazete ve mecmualardaki çıplak kadın resimlerine bakmanın hükmü nedir? Isteyerek ya da istemeyerek olması farklı mıdır. Bakan göz zinası etmiş gibi olur mu?

Önce çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lâzım. Çıplak resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa mahzursuz diye bir şey yoktur. Avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günah en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. (Fetâvây-i Hindiyye V/288; Dürer Hâsiyesi Abdülhalîm I/199)

Diğer yönden, zaruret yokken avret sayılan yerlerinin fotoğrafını çektirip teşhir edilmesine izin vermenin bir haram ve bir günah olduğunda şüphe yoktur.

Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun; canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu, berikinin hafif olduğunu ânlatmak için değil; aralarında fark bulunduğunu anlatmak için söylüyoruz. Zaten yasaklar (haramlar), sebep oldukları mefsedet, eğer akılla anlaşılıyorsa, arttıkça büyür, azaldıkça küçülür. Buna göre başkasının avretine bakmanın iki mahzurlu yönü vardır: Kalbine daha büyük haramları doğuracak kötü duyguların tohumu ekilmesi ve başkasının hakkına (kul hakkına) tecavüz edilmesi. Önce çıplak resimlerin sahipleri, hattâ (örtünmenin lüzumuna inanmadan) çıplak gezenler, bakılmamasını istemedikleri için, bir diğer ifade ile, açtıkları yerlerine bakılmasını kendi haklarına bir tecavüz saymadıkları için, böyle durumlarda kul hakkı söz konusu değildir. ( AIâûddîn Ibn Âbidîn, el-Hediyye`I-Aldıyye )

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bakmâyı gözün zinası saymıştır. Çünkü gerçek zinanın ilk sebebi bakmaktır. İşte bakışlar gerçek zinaya yaklaştırdıkları, ya da tahrik ettikleri ölçüde mahzurlu ve haramdırlar. Bu yüzden Rasûllullah Efendimiz tahrikin bulunmayacağı "ilk bakış"ı mahzurlu göstermemiş ve "birinci bakış senindir (hakkındır) ama ikinci bakış senin değildir (aleyhinedir)" ( Ebü Dâvud, nikâh 43; Dârimi, edep 28, rikâk 3; Müsned V/351, 353, 357) buyurmuşlardır.

Bütün bunlara göre : Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu konuda hareketli resim, yani film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Her ne kadar Ibn Âbidîn "resim haline getirilmiş avret yerlere bakmanın mahzuru konusunda bir şey bulamadım; araştırıla" (Ibn Âbidin, Raddü`I-muhtar VI/373) diyorsa da, bu konudaki haramlığın sebebini (illetini) akıl kavramaktadır. O da çok uzaklardan ve çok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki, Allah (c.c.) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır. (101 Kur`ân-ı Kerîm, el-Isrâ (17) 32) Bu sebep (illet) çıplak resimlere bakmakta da az da olsa vardır. Öyleyse bu da o ölçüde mahzurlu olmalıdır. Filimler ise, değindiğimiz gibi, bundan bir derece daha ilerdedir. Ancak resme, filme bakmakla, hattâ aynadan ve sudan görmekle "hurmet-i musâhara" oluşmaz. (102 Ibn Âbidîn, age. VI/372) Bu da canlısına bakmakla diğerleri arasında farkın olduğunu gösterir. Istemeyerek bakmak, tasarlamadan ve bir anlık bakmaktır.


ÇOCUĞA HEDİYE

Yeni doğum yapan arkadaşımızı; yakınımızı ziyarete gidiyoruz . Şu dayısından, bu halasından... diye, nişanda olduğu gibi hediyeler veriliyor, bu câiz midir?

Câizdir ve İslam`ın "yardımlaşma" ve "hediyeleşme" prensiplerine uygun güzel bir davranıştır. Ancak hediye alınırken israfa kaçmamalı, kullanılma özelliği olanı ve keseye uygun bulunanı almalıdır. Temel niyyet, Rasûlullah Efendimizin "hediyeleşin..." emrini yerine getirmek olmalıdır; desinler olmamalıdır.


ÇOCUĞU OLMADI DİYE EVLENMEK

Çocuğu olmayan, ancak birbirlerini seven bir çift düşünün. Bu durumda koca çocuk edinmek için tekrar evlenmeli midir?

Çocuk edinmek evlenmenin gâyelerinden sadece biridir ve Allah`ın elinde olan bir durumdur. Şöyle buyurur: "Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah`ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine bir kız, dilediğine de erkek bağışlar. Ya da erkek ve kız olmak üzere ikisini de verir. Dilediğini de kısır yapar. O iyi bilir, çok güçlüdür."(K. Sûrâ (42) 49-50) Binaenaleyh, normal tedavi yollarını uyguladıktan sonra da çocuğu olmayanların anormal yollara başvurmamaları, bunda aşırı düşkünlük göstermemeleri ve birbirlerini suçlamamaları gerekir. Böyle bir durumda olanların ve hele de birbirlerini sevenlerin, özellikle günümüz şartlarında sırf çocuk için tekrar evlenmelerini biz genel olarak tavsiye edemiyoruz.

Özel durumlar ise kendi şartları içerisinde değerlendirilir. Ikinci evliliklerinde çocukların olacağını kim garanti edebilir? Hele kız çocuğu olup ta erkek çocuğu olmayanların bu yola başvurmaları çok çirkindir ve Kur`ân ifadesi ile câhiliyyet anlayışının ürünüdür. Birden çok evlenme meselesi de ayrı bir konudur.


ÇOCUĞUN (MÜMEYYİZ) MÂLİ TASARRUFLARI

1-Sırf Menfaatine Olanlar

Hibe, sadaka ve kendisine yapılan vasiyeti kabul gibi onun sırf fayda ve menfaatine olan tasarruflar veli veya vasînin iznine bağlı olmaksızın sahihtir. Zira velî ve vasî daima çocuğun maslahatını gözetmekle memurdur. Ücret karşılığı yaptığı bir işi bitirdiğinde velisi izin vermese de istihsanen buna hak kazanır (Zeydan, s. 97: Hudarî Bek, Usûlü`l-Fıkh, Kahire 1389/1969, s. 93-94; M. Ebû Zehra, Usulü`l-Fıkh, Kahire 1377/1958, s. 265; Hüseyin b. Halef el-Cübûrı, Avârızu`l-Ehliyye, Mekke 1408/1988, s. 141).

2.Sırf Zararına Olan Tasarruflar

Çocuğun mülkiyetinden karşılıksız olarak bir şeyin çıkmasına yolaçan hibe, vakf, boşama, kölesini azad, parasını borç vermek, vb. gibi sırf zararına olan tasarrufları, velî ve vasîsi izin vermiş bile olsa, sahih değildir. Veli ve vasî, çocuk yerine bu tasarruflarda bulunamayacaklarından bunlara izin de veremezler. Çünkü velilik küçüğün himayesi ve menfaatlerinin korunması esasına dayanır. Bizzat bu tasarruflarda bulunmak veya bunlara izin vermek, çocuğu himaye ve gözetme değildir (Zeydan, s. 97; M. Hudarî Bek, s. 94; M. Ebû Zehra, s. 265).

Ancak bazı alimler, mümeyyiz çocuğun malını, kayb olmaktan korumak amacıyla kadı`nın birisine borç olarak vermesini bundan istisna etmişlerdir (Hüseyin b. Halef el-Cübûrî, a.g.e., s. 142).

Eğer velî çocuğa daha baştan bu tasarruflarda bulunmak üzere izin vermiş ise yeni bir izne gerek kalmaksızın bu tasarruflar sahih ve geçerlidir. Böyle çocuğa me`zûn denir (Hüseyin b. Halef el-Cübûrî, a.g.e., s.144-145; Zeydan, a.g.e., s. 98).

3. Nitelik açısından faydalılık ve zararlılık arasında değişiklik gösterebilen tasarruflar.

Bu konuya alış-veriş, kira, nikâh ve diğer malı muameleler gibi tasarrufları örnek verebiliriz. Bu tasarrufların kâr veya zarar getirmeleri ihtimalı vardır. Mümeyyiz çocuğun bu tasarruflarda bulunması halinde çocuk asıl olarak eda ehliyetine sahib bulunduğundan tasarrufları sahih olur. Ancak bu tasarruflar, çocuğun ehliyeti eksik olduğundan velîsinin iznini gerektirir. Velî izin verirse, mümeyyizin ehliyetindeki bu noksanlık tamamlanmış olur ve tasarruf tam ehliyet sahibince yapılmış sayılır (Zeydan, a.g.e., s. 97-98; M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 265).

Tasarrufun faydalılık ve zararlılık arasında değişiklik gösterir cinsten olup olmamasında dikkate alınan şey, tasarrufun çeşidi ve tabiatıdır. Çocuğun yaptığı tasarrufun gerçekten ona fayda temin edip etmediği dikkate alınmaz. Meselâ çocuk kendine ait bir malı değerinden daha yüksek bir fiyata satmış olsa, bu satış velının iznine bağlıdır. Çünkü alış-veriş, tabiatı icabı faydalılık ve zararlılık arasında değişiklik gösterir (Zeydan, a.g.e., s. 98, dipnot: 1).

Allah Hakları

Kötülüğe ihtimalı olmayan şey iyidir; iman gibi... Iyıliğe ihtimalı olmayan şey de, kötüdür; küfür gibi... Yahud da bu ikisi arasındadır; bedenî ibadetler gibi... Iyi olan ne zaman meydana gelirse gelsin, sahih olur. Çünkü bu sırf faydadır. Ikincisi yani küfür ise uhrevî hükümler bakımından sahihtir. Dünyevî hüküm ve muâmeleye gelince Imam Azam ve Imam Muhammed`e göre bu bakımdan da sahihtir. Bunun neticesinde, küfre düşen mümeyyiz, mürted sayılır; nikâhı feshedilir ve kendisine diğer hükümler tatbik edilir. Imam Ebû Yusuf`a göre ise bu, sırf zarar olduğu için muteber değildir (H. Karaman, Fıkıh Usûlü, Istanbul 1982, s. 201; M. Hudarî Bek, Usûlü`l fıkh, Kahire 1389/1969, s. 92-94; M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 265).

Şafiî mezhebi ve fukahanın çoğunluğuna göre, çocuğun Islâm`ı kabul veya reddetmesine itibar yoktur. Çünkü mümeyyiz de olsa onun aklı, inançların dayandığı delilleri anlayacak kadar güçlü değildir. Bu sebeple o, iman ve inkârdan sorumlu değildir (M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 266).





ÇOCUĞUN ERKEK OLMASI İÇİN ÖZEL ÂYET

Hamileligin ilk kırk günü içinde, çocuğun erkek doğması için Kur`an-ı Kerîm`den bir âyet yazılarak üstte taşınıyormuş. Böyle bir âyet var mıdır?

Bunda İslam`ın kadınla erkeği birer insan olarak (kâbiliyetleri ve fonksiyonları itibari ile değil) eşit sayması esasına bir aykırılık var. Böyle bir âyet olsa ve herkes de bundan yararlansa, böylece bütün çocuklar erkek doğsa, durum ne olur? Dünyanın düzeni bozulmaz ve insan nesli bir asır sonra bitmez mi? Oysa Allah Kur`ân`da şöyle buyuruyor: "Göklerin ve yerin mülkü Allah`ındır. O dilediğini yaratır. Diledigine kız çocukları verir, dilediğine de erkek çocukları verir. Ya da onları erkekli dişili çift verir. Dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz o Alîmdir, Kadîr`dir (Herşeyi çok iyi bilir, her şeye gücü yeter). "(Sûra 42/49, 50) Hep kız çocuğu olanların erkek çocuk arzu etmesi, hep erkek çocuğu olanların da kız arzu etmesi normal ve tabiîdir. Ama erkeğin daha hayırlı olduğuna inanarak erkek istemek normal değildir. Çünkü kimin hayırlı olacağını Allah bilir. Allah Rasûlü Efendimiz de, belki sırf bu cahilî düşünceyi yıkmak için: "Kimin üç kızı ya da üç kız kardeşi veya iki kızı ya da iki kız kardeşi olur da, onlara iyi bakar ve onlar konusunda Allah`tan sakınırsa, Cennet onun hakkıdır." (160 Tirmizî, bir 13) buyurmuşlardır. Bir başka rivayette: "Kimin bir kız çocuğu olur da onu canlı canlı gömmezse, onu horlamazsa, erkek çocuğunu ona tercih etmezse, Allah onu Cennete koyar.(161 Ebû Dâvûd, edep 121; Müsned I/223)

Bu düşünceyi Allah, müşriklerin düşüncesi olarak bildirir: "Onlardan birine kız çocuğu müjdelendiginde, içi öfkeyle dolar, yüzü kapkara kesilir. Aldığı bu müjdeden utanarak halktan gizlenmeye çalışır. ‚Onu ar olarak tutayım mı, yoksa diri diri toprağa mı gömeyim, diye düşünür. Bakın ne kötü yargıda bulunuyorlar." (Nahl 16/57-59) "Onlardan birine, Rahman olan Allah`a nisbet ettikleri bir kız evlât müjdelense, içi öfkeyle dolar, yüzü kapkara kesilir." (Zuhruf 43/17)


ÇOCUK İSTEME (İSTİLÂD)

Bir erkeğin, eşinden çocuk istemesi anlamında kullanılan bir Islâm hukuku terimi.

Islâm toplumunun güçlü olmasına önem veren dinimiz çocuk ve neslin çoğalmasını benimsemiş ve bunu teşvik etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.): "Çok doğuran sevimli kadınla evlenin, zira ben (kıyamet gününde) sayınızın çokluğuyla (diğer) ümmetlere iftihar ederim" (Ahmed b. Hanbel, I, 412). buyurmuştur.

Enes b. Mâlik`in hanımı ümmü Süleym`in Rasûlullah (s.a.s.)`a "Ya Rasûlallah! Enes senin hizmetkârındır, onun için Allah`a dua et." demesi üzerine Rasûlullah (s.a.s.) "Ey Allah`ım, onun malınıve çocuklarını çoğalt ve ona verdiklerine bereket koy" şeklinde dua etmiştir.

Ayrıca çocuk, bir evin neşesi, anne ve babanın teselli kaynağıdır. Çocuğu olmayan bir aile, geleceğine umutla bakıp şevkle çalışamaz. Nitekim Hz. Zekeriyya (a.s.), neslinin devamı için Allah (c.c.)`a şu duada bulunmuştur:

"Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olanlardan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir veli (oğul) ver ki, bana varis olsun. Rabbim, onu rızana lâyık kıl!" (Meryem 19/5-6)

Çocuk sahibi olmanın diğer iyi bir yönü de şudur ki: Çocuklara hizmet etmek ve onların rızkının peşinde koşmak Islâm nazarında ibadet sayılmıştır. Peygamberimiz şu hadis-i şerifleriyle bu durumu çok güzel bir şekilde ifade etmektedir: "Bir kimsenin harcadığı en faziletli dinar, çoluğuna çocuğuna ve Allah yolunda hayvanına harcadığı dinar, bir de yine Allah yolunda arkadaşına sarfettiği dinardır. " (Müslim, Zekât, 38), "Muhakkak ki çoluk çocuğuna harcadığın bir şey sadakadır." (Müslim Vasiyyet, 8)

Insan öldükten sonra geride bıraktığı salih çocuklarının iyi amellerinden de faydalanır. Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır: "Dört kişi var ki öldükten sonra sevapları (kesilmez) devam eder: Allah yolunda kendini vakfetmiş olarak nöbet tutarken ölen kişi; ilim öğreten bir kişi (ilminden faydalanıldıkça sevabı devam eder), ölmeyen bir sadaka (hayır) icra eden kişi (sadakası devam ettikçe sevabı da devam eder); kendisine dua edecek salih bir çocuk bırakan kişi" (Ahmed b. Hanbel, V, 268)

Çocuk, rızkı ile beraber doğar.

Müşrikler buna inanmadığı için cahiliyye devrinde bazı Araplar fakirlik korkusuyla ve çocuklarını besleyememe endişesiyle çocuklarının olmasını istemiyorlar ve doğanları da hemen öldürüyorlardı. Tıpkı asrımızda aynı zihniyete sahip insanlar olduğu gibi. Ancak Cenâb-ı Allah herkesin rızkını tekeffül ettiğini beyan ederek, onların bu çirkin düşünce ve hareketlerini yasaklamış ve bundan dolayı onları şiddetle kınamıştır: "Geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur." (el-Isrâ, 17/31); "Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah`ın kendilerine verdiği rızkı, Allah`a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır. Ve doğru yolu bulacak da değillerdir" (el-En`am, 6/140).

Çocuk, insanı daha fazla çalışmaya sevkeder. Çocuk sahibi bir kişi, çocuklarını en iyi bir şekilde geçindirmek için daha fazla gayret sarfetmeye çalışır; dolayısıyle tembellikten de kurtulmuş olur. Bu durum devlet için de söz konusudur.

Islâm`da çocuk sahibi olma ve neslin devamını sağlama, ibadet kabul edilmiştir. Bu, önemine binâen ona herhangi bir sebeple zarar verme, rahme düşmüş çocuğu düşürme, zâyi etme; doğan bir çocuğu öldürme gibi kabul edilmiştir. Özellikle anne karnında şekillenmiş, uzuvları belirmiş çocuğun düşürülmesi haramdır: Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) kadınlardan bey`at* alırken, onlara: "Çocuklarını her hangi bir şekilde öldürmemeleri" şartını koşmuştur. Bu şart çok önemlidir. Çocuk, doğmadan evvel ananın tasarrufu altındadır. Ama doğduktan sonra artık ana değil baba çocuğundân sorumludur. Öyle ise "çocuklarını herhangi bir sebeple öldürmeme" şartı, rahimlerde bulunan ve henüz cenin olan çocukları öldürmeme şartıdır.

"Ey Peygamber, inanmış kadınlar sana gelip Allah`a hiç bir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup gelmemeleri, iyi bir işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana bey`at ederlerse onlardan bey`atlarını al ve onlar için Allah`tan mağfiret dile..." (el-Mümtehine, 60/12).

Çocuk istemenin faziletli oluşu, onu Islâmî bir terbiye ile yetiştirmeye bağlıdır. Aksi takdirde çocuk, gerek anne ve babası ve gerek toptum için faydalı olmaktan ziyade zararlı bir unsur olur. Bu nedenle çocuk terbiyesi de en az çocuk sahibi olmak kadar önemlidir. Dolayısıyla çocuk terbiyesine son derece önem vermek; onu Islâm`ın öngördüğü şekilde ve yaşta ibadete alıştırmak, ona dürüstlüğü öğretmek; onunla iyi ve yumuşak muamele edip başkalarına karşı davranışlarına dikkat etmek; onu görgü kurallarına, cömertliğe ve tutumluluğa alıştırmak, hülâsâ onu İslam`ın ahlâk ve prensipleri üzerinde yetiştirmek gerekir.


ÇOCUKLARIMIZA OYUNCAK BEBEK ALMAMIZIN HÜKMÜ NEDİR?

Çocuklar için yapılan oyuncaklar genellikle câiz görülmüştür.(bk. Ibn Âbidin,V/226 (Terc. XI /285 vd.)) Çünkü bunların gayesi çocuğun egitimi ve yetiştirilmesidir.(el-Cezîri, N/40) Yani kötü maksatlarla kullanılma özellikleri yoktur. Âişe validemizden gelen bir rivâyete göre o (ilk zamanlarda) Rasûlüllah`ın (s.a.s.) yanında kızlarla oynarmış. Âişe şöyle demiş: Arkadaşlarım bana gelir; fakat Rasûlüllah`tan (s.a.s.) utanarak saklanırlardı. Rasulüllah`da (s.a.s.) onları bana gönderirdi." Aynı hadîsin başka bir rivâyetinde: "Ben onun evinde kızlarla oynardım, bunlar oyuncaklardı." demiştir. ( Müslim, fedâiüls-sahâbe 81; Ayrıca bk. Buhâri, edep 81)

Bu hadîs-i şerife dayanarak meselâ Kâdî Iyâd, hâram kılınan suretlerden (resim, heykel) kızçocuğu oyuncaklarının istisna edildiğini kesin ifade ile söyler ve bunun cumhurun (âlimler çoğunluğunun) görüşü olduğunu zikreder. Aynı şekilde cumhur oyuncak alım satımının câiz olduğuna da bu hadîsi delîl getirmişlerdir.(Aynî XXN/170; Davudoğlu X/296; Bu iki kaynakta bu hadisin neshedildiğine, bu ruhsatın sadece Hz. Aişe ye âit olduğuna ve onun oynadığı kızların oyuncak değil, canlı kız çocukları olmasının da muhtemel olduğuna dair de görüşler zikredilir. Ancak Buhârîde ki rivâyet son görüşün doğru olamayacağın açıkça gösterir.) Gaye eğitim olduktan sonra, erkek çocuklarını da bu ruhsattan ayıracak bir delil (Allahu a`lem) yoktur.


ÇOK EVLILIK (TAADDÜD)

Bir müslüman bu konuda herhalde şöyle düşünür:

"Taaddüdü-zevcat" erkeğin dörde kadar kadınla evlenmesi anlâmına gelen Islâmî bir terimdir. Batılılar buna daha geniş anlamı ile "poligami" derler. Dolayısı ile "taaddüd-i zevcât" tamıtamına "poligami" değildir.

Allah (c.c.) Kur`ân-ı Kerîm`de kadınlardan sözeden sûrenin başında, insanları bir "nefis"ten yarattıgını hatırlattıktan sonra: "Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekte onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil de hoşunuza giden başka kadınlarla ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz. Eğer aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız, bir tane almalısınız, ya da sahibi olduğunuz cariye ile yetinmelisiniz. Sapmamanız için en uygun olan budur..." (Nisâ (4) 3 ) buyurur. Aynı sûrenin daha sonraki bir âyet-i kerimesinde de yine adalet emredilerek "Siz uğraşsanız da adaleti hakkıyla uygulayamayacaksınız, bari büsbütün birine meyledip te öbürünü askıya almayın..." (Nisâ (4) 129) buyurur. Işin münakaşasına girmeden önce bu âyetlerden neyin anlaşıldıgını görelim:

1- Kadını da erkeği de Allah yaratmıştır. Yani her ikisi de Allah`ındır. Onlara diledigi gibi hükmetmesine kimsenin müdahale etme hakkı yoktur.

2- Bir takım adaletsizlikler ve zaruretler sözkonusu olduğunda, insanı yaratan Allah, erkeğin dört kadına kadar evlenmesine izin vermiştir.

3- Birden fazla kadınla evlenmesi halinde, aralarında adaleti göstermeyeceğini bilen erkek, bir tane ile yetinecektir.

4- Insanın kadınları arasında fiili ve kalbi ile denklik yapıp, tam adil olması mümkün değildir.

5- Bu takdirde kalbi birisine meyletse bile, fiili ile aralarını ayırıp birini terkedilmiş bırakmayacaktır.

Şimdi; Allah`ın varlığına, gücüne, bilgisine ve adaletli olduğuna kesinkes inanan bir insan, ilk bakışta normal değil gibi görülen bu uygulamanın, Allah`ın emri olduktan sonra, hiç te anormal bir tarafının olmadığını anlayacak ve düşünmeye gerek duymadan bile, bunu olduğu gibi kabullenecektir. Çünkü Allah Hakîm`dir, yani her yaptığı yerli yerindedir ve en uygun olanıdır. Eğer inanmasına rağmen kalbinde hâlâ bir "acaba!" dolaşıyorsa, işin başına dönmesi ve Allah`ı yeni baştan tanıması gerekir. Çünkü tanımada bir hatâ var demektir. Yani insan Allah`ı eleştirme gücüne sahip değildir ki, kendinde böyle bir hak görebilsin. Nasıl davranması gerektiğini, 0 mu yarattığı insana soracaktır, yoksa yarattığı insan mı ona soracaktır? Yine insan, Allah`ın her yaptığı işin hikmetini anlayabilecek güçte de değildir ki, bunun isabetsiz olduğunu görebilsin.

Görüldüğü gibi müslüman için problem yoktur. Mesele Allah`ın uygulamasıdır, deyince herşey biter.

Ya insan Allah`a inanmıyorsa, ya da bulanık biçimde inanıyorsa ne olacaktır? Ona da, bu meseleden önce Allah tanıtılır. Allah`ı iyi tanıyabilirse, onun durumu da aynı olacaktır.

Konunun bir yönü budur, ama bir de öbür yönü vardır: Müslüman Allah`ın hükmüne inanmakla beraber, Hz. Ibrahim Peygamber gibi, kalbinin O`nun söylediklerini tırmalanmadan kabul etmesini ve doğruluğuna, gözüyle görmüş gibi inanmasını ister. (Hz. Ibrahim`le ilgili kıssa için bk. Kur`ân-ı Kerîm, Bakara (2) 260.) Işte düşünme gücü sağlam olan ve ön yargılar taşımayanlar, aklen de bunun isabetliliğini bulabilirler:

Kadınla erkeğin eşit oldukları ve olmadıkları yönleri vardır. Farklı oluşlarının onlara farklı görevler yükleyeceği de muhakkaktır. Pozitif elektrik taşıyan kablo bir naylon elbise ile izole edilir, çünkü onun tabiatı onu gerektirir. "Efendim, elektrik enerjisinin oluşmasında artı ve eksi (pozitif ve negatif) elektrikler arasında hiçbir fark yoktur, çünkü hiçbiri öbürsüz olamaz. Öyleyse ikisine de eşit davranılsın ve ikisi de açık, ya da ikisi de kapalı kablo ile taşınsın." demenin akıllılık olmayacağını herkes anlar. Çünkü elektriklerin tabiatı, yani niteliklerindeki temel espri bunun, öbür türlü olmasını gerektirir. Demek ki, mesele bir tabiilik ve yaratılış, yani "fıtrat" meselisidir. Öyleyse bunu gerektiren fıtratı biraz daha açmaya çalışalım:

1- Doğum istatistikleri genel olarak kadınların erkeklerden fazla olduğunu gösterir. (%52`ye %48, yaklaşık olarak.) Hattâ bu farkın değişik zamanlarda daha çok arttığı da görülmüştür. Bunlar bir tarafa genel olarak yüzde üç dört fazla olan kadınlar kocasız mı kalsın, yoksa fuhşa mı düşsünler? Bu,.normal zamanlara ait bir durumdur. Dünyanın harpsiz yaşadığı çok az görülmüştür. Meselâ Istiklâl Harbimiz`de Doğuda Allahüekber Daglarında üç gün içerisinde sadece soğuktan yetmişbin gencimiz ölmüştü, bir o kadarı Çanakkale`de şehit olmuştu. Hepsi kadar da harbin diğer cephelerinde kaybetmiştik. Bunlara düşecek kadınlar, yalnız başlarına hayatın zorluklarına mı terkedilmeli idiler, fahîşe mi olmalı idiler (çünkü cinsel ilişki de fitrî bir ihtiyaçtır), yoksa bir başka kadınla beraber bir erkeğin himayesine mi girmeli idiler? Aynı şeyi bugün Iran ve Irak`in zavallı kadınları için soralım. Her iki taraftan bir milyona yakın evlenme çağındaki insanın boşluğunu dolduracak hangi formülü teklif edebilirsiniz? Irak arkasından bir o kadar genç erkeğini de Kuveyt`te kaybetti. Demek ki zaruretler bazan mahzurlu olan şeyleri de normal kılar.

2- Kadının, cinsel isteklere cevap verebilme zamanı, erkeğe göre dörtte bir oranında azdır. Çünkü kadının her ayının bir haftası âdetle geçer. Buna bir de hamile ve lohusalık dönemindeki elverişsizliği eklensin. Şimdi tabiî durum bu iken, kadınlarda çokça görüldüğü gibi, kadın bir de müzmin bir hastalığa yakalanmış ve erkeğin ihtiyacını göremiyor bir durumda ise, tersine, erkek de cinsel gücü fazla birisi ise:

a) Bu hasta kadını boşayıp hepten yalnız ve himayesiz mi bıraksın,

b) Cinsel ihtiyacını kaldırım yosmasıyla giderip, cabası olarak bir de sağlıgını tehlikeye mi atsın? (AIDS günümüz insanına çok şey öğreteceğe benziyor),

c) Yoksa hem hasta hanımına yardımcı olacak, hem de kendi ihtiyacını giderecek ikinci bir hanım mı alsın?

Fıtratın gereği yapılmadığında, doğacak sonuçlar her zaman daha tehlikeli ve zararlı olmuştur. Birden çok kadınla evlenmenin yasak edildiği her devirde erkekler, başka kadınlarla daha yüksek oranlarda ilişkide bulunmaktan geri durmamışlardır. Bir ilim adamımızın deyimiyle, "Teaddüdü zevcata engel olunmuş, ama teaddüdü firasa engel olunamamıştır." (Musa Kâzim Efendi, Dinî, Ictimaî, Makaleler, Mustafa Sabri Efendi, Mes`eleler.) Yani, eşlerin çok olması önlenmiş ama, yatakların çok olması önlenememiştir. Çünkü, bu fıtratın gereğidir. Öyleyse bunun meşru mu, gayrı meşru mu yapılması daha iyidir?

Türkiye için bir örnek vermeye çalışalım.1983 emniyet raporlanna göre. (Kaynak Hürriyet Gazetesi) Türkiye`de bilinen 338 bin hayat kadını, iş olarak kendini satmayı seçmis ve bu yolda çalışmaktadır. (bk. Cumhuriyet 7.1.1988 son sayfa).) Her biri günde en az iki iş gördüğünü ve bir erkeğin ortalama haftada bir hayat kadın aradığını düşünürsek, bir kadın haftada ondört ayrı erkekle yatıyor ve 14x338= 4.732.000 erkek gayri meşru ilişkide bulunuyor demektir. Bu ilişkilerden doğan fiziksel ve psikolojik hastalıklar, yıkılan yuvalar, emniyetin tesbit edemediği gayrı meşru ilişkiler, bu yüzden kendilerini suçlu hisseden erkeklerin yuvalarında sebep olacakları huzursuzluklar ve benzeri olumsuzluklar da ayrıca hesaplanmalıdır.

3- Kadın huysuz birisi ise ve boşanmak her iki tarafı perişan edecekse, onu kapı dışarı atıp, onun da bir başka erkeğin de başını belâya koyma yerine, bir başka kadınla evlenip, kıskançlık duygularını harekete getirerek bir rekabet ortamı doğurmak ve onu da yola getirmek daha elverişli olamaz mı!

4-Zamanın ve şartların değişmesine göre işi, çoğunlukla evinin dışında olan ve işi gereği uzak memleketlerde bulunan erkek, ihtiyacını gidermek zorunda olduğuna göre, orada dostlar mı edinmelidir, yoksa bir nikâhlısı mı olmalıdır? Bu konularda erkeklerin, kadınlara göre çok sabırsız oldukları da yine "fitrî bir olaydır.

Konunun bir başka yönü daha vardır: Kadın haklarını düşündüklerini iddia ederek "taaddüd"e karşı çıkanlar, vücudunu satarak geçinen binlerce, hattâ yüzbinlerce kadını insan saymıyorlar mı? Insanın değerine (keramet) hiç önem vermeden, ahlâk ve sağlık kurallarını da çiğneyerek icrayı faaliyet eden bu ten tâciri kadınlar, acınmaya muhtaç değil mi? "Taaddüd" olsaydı onların en fazla dörtte biri bir kocanın ikinci karısı olacaklardı ve hergün bir sürü kirli, paslı, hastalıklı ve ne idüğü belirsiz erkeklerle değil, istediği zaman ve biçimde, psikolojik tatmin de duyarak bir erkekle yatacaklardı. Bu ikisi arasındaki farkı görmemek için geri zekâlı ya da kör inatçı olmak lâzım.

Bunlar da konunun üçüncü yönüdür. Konunun bir dördüncü yönü daha vardır, o da: gerçekçi olma zorunluluğumuzdur: Islâm, erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini emretmemiş, tersine bunun zor bir iş olduğunu duyurmuştur. Birden fazla kadınla evlenmek isteyen erkek, her ikisine de nafaka vermek zorundadır. Çünkü kadın çalışmak zorunda değildir. Ayrı istemeleri halinde, her ikisine de müstakil ev almak, ya da tutmak zorundadır. Yani birden fazla kadınla evlenmek zevkli bir şarap değil, bir derde derman olacak acı bir ilâçtir. Acı olduğu için ilâcı terketmek, akıllılık olmasa gerektir. Bu şartlar altında, varsayılacak bir Islâm toplumunda, teorik olarak erkeklerin yüzde kaçı birden fazla kadınla evlenebilecektir? Matematiksel hesaba dayanarak söylersek, iki kadınla evlenmesi halinde, erkeklerin ancak yüzde üçü-dördü birden çok kadınla evlenebilecek, bunların bir kısmının da ikiden çok kadın alacağı düşünülürse, o takdirde erkeklerin ancak yüzde biri, ya da ikisi ikinci ya da üçüncü bir kadın alabilecek, geri kalan yüzde doksan sekizya da doksandokuzu bir kadınla yetinmek zorunda kalacaktır. Kadın da zaten istemediği bir evliliğe zorlanamayacak, bu sonuca, isterse katlanacaktır. Kadınların sayısının erkeklere oranla bu kadar fazla olduğunu daha önce söylemiştik. Demek ki, matematiksel gerçekler de fitrîliği doğruluyor.

Gayri meşru hayat yaşayanlar bir yana, bu gün acaba, yasak olmasına rağmen, birden çok evlilik yapan erkekler bu oranın altında mıdır? Demek ki, "fitrî"liğe, avamca ifadesi ile, yasak sökmüyor.

Nitekim bu fitrî gerekliliği, zaman zaman birçok batılı düşünür kavramış ve uygulanmasını önermiştir. Kaldı ki, bu sadece Islâm`da olan bir uygulama değildir. Tarihin her döneminde, şöyle ya da böyle uygulanmış ve uygulanmaktadır. İslam`ın yaptığı, bu sistemi islah etmek, sınırlamak ve bir düzen içerisinde meşru kılmaktan ibarettir.


ÇORAP ÜZERİNE MESHETMEK

Çorap, Arapça "cevreb"in Türkçe söylenişidir. Bu kelime Farsça "kevreb" kelimesinin Arapça`ya geçmiş şeklidir. Çoğulu "cevârib"dir. Müfredi, "ayak sargısı" anlamına gelir (Ibn Manzûr, Lisânü`l-Arab, Beyrut 1300, I, 263). Örfte sargı sözcüğü dikişsiz olana tahsis edilmiştir. Çorap, dikişli ve örgülü şeylerden olup, mest gibi ayağa giyilir. Acaba çorap, mest hükmünde midir? Onun üzerine meshetmek caiz midir?

Ayağa giyilen ve "mest" denilen veya mest hükmünde bulunan şeyler üzerine abdest alınırken mesh edilmesi caizdir. Bu, dinin gösterdiği bir kolaylıktır.

Hanefîlere göre ayağa giyilen bir şeyin mest sayılması için şu özellikleri taşıması gerekir:

1) Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek derecede kalın olmalıdır.

2) Ayağa giyilen bir mestle en az bir fersah, yani üç mil kadar yol yürümek mümkün olmalıdır.

3) Mestler dışarıdan aldığı suyu hemen içine çekerek, ayağa ulaştıracak incelikte olmamalıdır.

4) Ayakları topuklarıyla birlikte her taraftan örtmüş bulunmalıdır.

Hz. Peygamber`in abdest alırken deriden yapılmış mestler üzerine meshettiği sağlam Hadislerde nakledilmiştir. (Buhârî, Vudû, 35, 48, Salât, 7, Meğâzî, 81; Müslim, Tahâre, 72, 73, 75, 80; Ebû Dâvud, Tahâre, 12, 60, 61, 63, 66). Şîa ve Hâricîler dışında bütün fakihler bu konuda görüş birliği içindedirler. Arapça mest, "huffe" karşılığıdır. Huffe de yukarıda şartlarını belirttiğimiz "mest"i ifade eder. Ancak bunun dışında Allah Rasûlü`nün çorap üzerine meshettiği de olmuştur. Muğîre (r.a.) şöyle der: "Allah Rasûlü abdest aldı, iki çorabı ve iki pabucu üzerine meshetti." (Ebû Dâvud Tahâre, 61; Tirmizî, Tahâre, 74, 75; Ibn Mâce, Tahâre, 88; Ibn Hanbel, IV, 252).

Islâm bilginleri, abdest alınırken, üzerine deri kaplanmış veya altlarına pençe vurulmuş olan çoraplara meshetmenin cevazında görüş birliği içindedir. Ancak bu nitelikte olmayan âdi çoraplar üzerine meshetmenin hükmü konusunda görüş ayrılığı vardır. Ebû Hanife, Mâlikî ve Şafiîler bunun caiz olmadığını söylerler.

Ebû Hanife deri ile kaplanmamış veya altına pençe vurulmamış olan çoraba meshi caiz görmez. Çünkü çorap, mest anlamına gelmez. Onunla, altına pençe vurulmadıkça uzun yol yürümek mümkün olmaz. Çorap üzerine meshe cevaz veren hadis buna hamledilir. Ancak Ebû Hanife`nin ömrünün sonuna doğru aksi görüşte olan Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`in ictihadına döndüğü nakledilir. O, hastalık günlerinde çorapları üzerine meshetmiş ve öğrencilerine şöyle demiştir: "Insanları menetmekte olduğum şeyi yaptım". Bu, onun önceki görüşünden döndüğüne delil sayılmıştır.

Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre çoraplar kalın olur ve altını göstermezse, üzerlerine meshetmek caiz olur. Çünkü Nebî (s.a.s.) çorapları üzerine meshetmiştir. Çorap kalın olunca, onunla yol yürümek mümkün olur. Günümüzdeki kalın, keçeleşmiş yün çoraplar gibi. Buna göre, hanefilerde kalın çorapla bir fersahtan fazla yol yürümek mümkün olduğu, kendi koncu üzerinde durabildiği ve altını göstermediği, ya da altına hemen suyu geçirmediği için meshin cevazına fetvâ verilmiştir. (el-Kâsânî Bedâyiu`s-Sanâyî`, I, 10; Ibnü`l-Hümâm, Fethu`l-Kadîr, I, 108 vd.; Ibn Rüşd Bidâyetü`l-Müçtehid I,19; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 295; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu`l-Islâmî ve Edilletühü, I, 343, 344, 345; Seyyid Sâbık Fıkhu`s-Sünne, Kahire 1365, I. 53; Ibn Abîdîn Tercümesi, Istanbul 1982, I, 428-430; Bilmen, Büyük Islâm Ilmihali, Istanbul 1985, s. 82, 83)


ÇORAPLA NAMAZ

Fazla dar olmamakla birlikte, vücut hatlarımızı belli eden ve topuktan bir karış yukarıda çorapla namaz kılınır mı?

Namaz için elbisenin şartı, avret olan yerleri örtmekle beraber tenin rengini göstermemesidir. Tenin rengini veren bir elbise hiç giyilmemiş hükmündedir. Dar olup vücut hatlarını belli eden elbise, avreti örtmediği için değil tahrike ve fitneye (haram cinsel duygulara) sebep olacağı için haramdır. Buna göre namahrem yanında olmayan bir kadın, dar fakat teninin rengini vermeyen çoraplarla namaz kılabilir. Isterse elbisesi dizini aşağıya geçmemiş olsun. Ama elbette en güzeli ayağının üzerine kadar inen elbise ile namazını kılmasıdır.




Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi